Site Anasayfa Coğrafya'ya Giriş Türkiye Ekonomik Coğrafyası Türkiye Fiziki Coğrafyası Harita Bilgisi Coğrafya Animasyonları
Genel Coğrafya Toprak Coğrafyası Küresel Isınma Konuları Genel Fiziki Coğrafya İllerimiz İngilizce Tanıtım Coğrafya Videoları
Coğrafi Bilgi Sistemi Nüfus ve Yerleşme Tarih Ders Konuları İlahi Dinle Türkçe - Edebiyat Konuları Örgü - Dantel İşleri
Site ArşiviHaber BülteniCoğrafya Ders KonularıFlash OyunlarDini AnimasyonlarKur'an-ı Kerim Dinle

Eyyam-i Biyz (Beyaz Günler) Orucu nedir

25.9.2009 · Kategori: Islam ve Yasam

EYYAM-I BİYZ'DA ORUÇ

HZ Ali kv buyurdu:Resulullah sav Efendimizin öğle vaktinde yanına geldim, selam verdim.Selamımı aldıktan sonra bana:
"Ya Ali! Bana yaklaş, bu Cebrail'dir (as) sana selam söylüyor." dedi bende:
"Ya Resulullah sana ve ona selam olsun." dedim.Bana "Yaklaş" dedi, bende yaklaştım.
"Ya Ali Cebrail sana diyor ki; her aydan üç gün oruç tut, birinci günde tuttugun oruca mukabil on bin hasene yazılsın, ikinci gün için yirmi bin hasene, üçüncü gün ise yüz bin hasene yazılsın."Ben de:
bu haseneler hususi ile bana mı yoksa, bütün insanlara mı" deyince Resulullah Efendimiz sav:
Ya Ali Allah u Teala bu sevapları sana ve senden sonra senin amelin gibi amel eden kimselere verecektir." buyurdu.ben:
Ya Resulullah her aydan tutulacak bu üç gün hangileridir?" deyince,
"Eyyam ı Biyz olan 13, 14 ve 15.günlerdir" buyurdu.
antere ra hz ali'ye kv."bu günlere neden eyyamı biyz denildiğini sordu.", hz Ali cevaben buyurdular ki:
Allah u Teala hz Adem i as cennetten yeryüzüne indirince mübarek vücudunu güneş yakmıştı. Cebrail as "Ya adem, vcudunun beyaz olasını istermisin?" diye sordu, o da cevaben "evet" demişti bunun üzerine , "Ya Adem her ayın on üç on dör ve on beşinci günlerinde oruç tut" buyuru.
hz Adem birincigün tutunca vücudunun üçte biri, ikinci gün tutunca üçte ikisi ve üçüncü gün tutunca tamamı beyazlamış, bundan dolayı bu günlare beyaz günler manasına gelen "eyyam-ı biyz" ismi verilmiştir.

Takva Nedir

3.9.2009 · Kategori: Islam ve Yasam

Lûgat mânâsı, gayet iyi korunup sakınmak ve sipere girip nefsi kötülüklerden kurtarmaktır.(1) İmam-ı Kuşeyrî'ye göre takvanın aslı önce şirkten, sonra günahlardan daha sonra da şüpheli şeylerden sakınmaktır. Tasavvuf ehline göre takva dörde ayrılır: "Avamın takvası şirkten sakınma, havasın takvası günahlardan kaçınmak, âriflerin takvası sebeplere yapışmaktan uzaklaşma ve safvet ehlinin takvası, Allah'tan, Allah'a sığınmadır."(2) İnsanların büyük çoğunluğu avam durumunda olduğuna göre; "takva, şirkten sakınmadır" şeklinde tarif edilebilir. Nitekim Muaz b. Cebel (ra) takvayı şöyle tarif ediyor: "Muttakiler (takva ehli olanlar) şirkten ve putlara tapmaktan korunan, ibadeti sırf Allah rızası için yapan ve cennete lâyık olan kimselerdir." Takva denilince, kalbe yerleşen iman akla gelir. Nitekim Resûl-i Ekrem (sav)'in: "Takva kalptedir" buyurmasının hikmeti budur.(3) İbn-i Abbas (ra)'tan gelen rivayet de şöyledir: "Muttakiler, Allah'a şirk koşmaktan korunan ve fiilerini O'na ibadet etmeye göre düzenleyen mü'minlerdir."(4).Kur'ân-ı Kerîm'de; "Ey İnsanlar, hakikat biz sizi bir erkekle, bir dişiden (Âdem ile Havva'dan) yarattık. Sırf birbirinizle tanışmanız için büyük büyük cemiyetlere, küçük küçük kabilelere ayırdık. Şüphesiz ki, sizin Allah nezdinde en şerefliniz, takvaca en ileri olanınızdır."(5) buyurulmuştur. Bütün müfessirler bu âyet-i kerimede geçen "etkaküm" lafzının, takvadan ism-i tafdil olduğu hususunda müttefiktirler. Ayrıca, takva'nın insanı ebediyyen cehenneme sürükleyen şirk ve küfürden kurtulmakla başladığını zikretmişlerdir.Şurası unutulmamalıdır ki, ideolojik sistemlerin, insanların zihinlerinde cirit attığı bir dönemde, avamın takvası şirkten korunmadır. Bu sanıldığı kadar kolay değildir. Hz. Ebû Bekir (ra)'den rivayet edilen şu hadis-i şerife dikkat edelim. Resûl-i Ekrem (sav) buyurmuşlardır ki: "Şirk sizin aranızda karıncanın kımıldamasından daha gizlidir." Ben "ey Allah'ın Rasûlü!.. Şirk ancak Allah azze ve celle'den başkasına ibadet etmek değil midir, yahud Allah'la birlikte başkasına tapmak değil midir?" dedim. Rasûlullah (sav): "Allah hayrını versin ey Sıddık!.. Şirk sizin aranızda karıncanın kımıldamasından daha gizlidir. Sana onun büyüğünü, küçüğünü giderecek bir şey haber vereyim mi?" dedi Ebû Bekir (ra): "Hay hay yâ Rasûlallah" diye cevap verince, "Her gün üç defa, `ey Allah'ım!.. Bile bile şirk koşmaktan sana sığınırım. Bilmediklerinden de senden af dilerim!" dersin. Şirk: Bana filân ve Allah verdi demendir. Denktaşlık ise: `Eğer filân olmasaydı, beni filanca öldürecekti' demektir!.." buyurdular.(6) Allah'ın indirdiği hükümlerin inkâr edildiği cahiliyye düzenlerinde "takva" konusu çok önemlidir. Bu sebeple takvayı şu şekilde tarif etmek mümkündür: Cahiliyye toplumlarında, tâgûtların hükümlerini reddetmek ve Allah'ın çizdiği hududlar içerisinde hayatı tanzim etmeye gayret sarfetmektir.

KAYNAKLAR

(1) Muhammed Hamdi Yazır, Nak Dini Kur'ân Dili, İst. 1936, c.VI, sh. 4479.

(2) Prof.Dr. Süleyman Ateş, Sülemî ve Tasavvufi Tefsiri, İst.1969, sh.182.

(3) İmam Fahrüddin-i Razi, Mefiatihûl Gayh, İst. Mtb. Âmire,1307, c. I, sh. 243-244.

(4) İbn-i Kesir, Tefsirû'l Kur'ân'il Azim, Beyrut, 1969, D.Marife Yay. c. I, sh. 39. vd.

(5) Hucurât sûresi:l3.

(6) İmam-ı Mervezî, Müsned-i Ebû Bekir Sıddık, İst. 1981, Hicret Yayını, sh. 89-91, Hadis No:17.

ictihat nedir

3.9.2009 · Kategori: Islam ve Yasam

İctihad kelimesi gayret, tâkat, çaba mânâlarına gelen Ce-He-De kökünden ve iftial babındandır.(1)Istılâhta; şer'i delilleri esas alarak, fer'i hükümler çıkarma hususunda, fakih olan kimsenin bütün gücünü sarfetmesidir (2) Müctehid ve fakih olmayan bir kimse; bir konu üzerinde bütün gücünü sarfetse ictihad yapmış olmıyacağı gibi, müctehidin de fıkhın dışında herhangi bir sahada bütün gücünü sarfetmesi ictihad sayılmaz (3) Kur'ân-ı Kerim'de: "Halbuki onu Peygambere ve içlerinden Ulû'lemr olanlara arzetseler, elbette bunların istinbata kâdir olanları, onu anlar, bilirlerdi."(4) buyurulmuştur. Bu âyet-i kerîmede geçen yestenbitûnehû ibaresinden kasdm, ictihad yoluyla hüküm çıkarmak olduğu hususunda ittifak vardır (5)Resûl-i Ekrem (sav)'in, "Âlimler peygamberlerin vârisleridir."(6) buyurduğu bilinmektedir. İbn-i Kesir, Nisâ sûresinin 59.ncu âyet-i kerimesini tefsir ederken "ulû'lemr den kasıt ûlemadır"(7) hükmünü zikreder. Aynı hükme İbn-i Abidin'de de rastlamak mümkündür.(8) Kaldı ki, "Bilmiyorsanız, zikir ehlinden sorunuz."(9) âyet-i kerîmesi emir bildirir ve hükmü umûmîdir. Kadı Beyzavi, bu âyet-i kerîmede geçen zikir ehlinden kastın "ûlema" olduğunu kaydeder.(10)İctihadın bizzat Resûl-i Ekrem (sav)'in teşvikiyle ortaya çıktığı gerçeği gizlenemez.(11) Bu durumda hiçbir ferdin, Resûl-i Ekrem (sav)'in sünnetini iptal etme hakkı yoktur. Ancak ictihad da kendi arasında, farz-ı ayn, farz-ı kifaye, mendûb ve haram gibi bölümlere ayrılır.Tabiî ki; başta müctehidde aranan bütün vasıfların bir kişide toplanması zarûreti vardır.(12) Bu işin değişik ilim dallarındaki mütehassısların bir araya gelerek yapılması iddiası, tutarlı değildir.Son yıllarda, tâgûtî düzenlerden maaşla beslenen bazı tipler, "ictihad yapılmalıdır" sloganına sarılmışlardır. Ancak bunun hangi konuda derhal yapılması gerektiğini, (yani farz-ı ayr ictihada konu olduğunu) bir türlü ortaya koyamamaktadırlar. Tabî müctehidin kim olduğu da gizlenmektedir. Mü'minlerin bir "ulû'lemr" etrafında toplanıp İslâm topraklarındaki müstekbirlere karşı cihad etmesinin zarurî olduğu günümüzde, "İctihad yapılmalı mı, yapılmamalı mı?" tartışmasına katılmanın bir mânâsı yoktur. Zira ilim adamlarının önce, tâgûtî güçlere karşı mücadele ve cihad etmeleri farzdır. Bu hususta hiçbir hassasiyet göstermeyen kimselerin muttaki olduğunu kabul etmek güçtür. Halbuki ictihadı tamamlayan şartlar arasında doğruluk ve takva esastır.(13) Müçtehid, hevâ ve heveslerden uzak, bid'atlardan korunmuş olmalıdır. Başta ukûbat olmak üzere,. muamelât ve ferâizin inkâr edilmediği toplumlarda ictihad değil, cihad farz-ı ayındır. Her mü'min bilir ki, farz-ı ayn olan bir ibadeti kasten terkeden kimseye fâsık denir. Fısk u fücûru zâhir olan kimsenin hükmü ile hiç kimse amel etmez.

KAYNAKLAR

(1) Mahmud b. Ömer ez-Zemahşerî, Essasü'l Belâğa, Beyrut:1965, D.Sadr Matb. sh.156.

(2) Kemaluddin İbn-i Hümam, et-Tahrir, Bulak: 1316, c.III, sh. 291, İbn-i Abidin, (Türkçe nüsha, İst.1982, c.I, sh. 84) "İhtilâftan murad, müctehidlerin arasında fer'i meselelerde cerayan eden ihtilâftır" hükmünü zikreder. ayrıca İmam-ı Gazzalî, el-Mustasfa min İlmi'l Usûl, Beyrut:1937 c.II, sh. 350

(3) es-Seyyid Muhammed Musa; el-İctihad, Kahire 1973, sh. 98.

(4) Nisâ sûresi: 83.

(5) Ebû Bekir el-Cessas, el-Alıkâmul Kuı-'ân, Beyrut: 1335, c. II, sh. 215, vd.

(6) Süııeıı-i Ebû Davud, İst. 1401, Çağrı Yay. c. IV, sh. 58, Hadis No: 3641.

(7) İbn-i Kesir, Tef'sirû'l Kur'ân'il Azinı, Beyrut: 1969, Daru'1 Marife Yay. c. I, sh. 518.

(8) İbn-i Abidin, a.g.e., c.I, sh. 29. (Türkçe Nüsha, İst. 1982, Şamil yayını, c.I, sh. 40)

(9) Nahl sûresi: 43.

(10) Kadı Beyzavi, Envarû't-Tenzîl Esrarû't-Tev'il, İst. Mtb. Âmire Tb., c. I, sh. 459.

(11 ) Ebu Bekir el-Cessas, a.g.e., c. II, sh. 212 vd.

(12) İmam-ı Gazzalî, el-Mustasfa miıı Ilmû'l Usul, Beyrut:1937, c. II, sh. 351-352.

(13) İbn-i Hümam a.g.e., c. III, sh. 292-304, Ebû İshak İbrahim b. Musa el-Lahmi el-Gınadı eş-Şatıbi, elMuvafiıkııt, Mısır ty., c. IV, sh.107.

icma-i ümmet nedir

3.9.2009 · Kategori: Islam ve Yasam

İcma, Arapça bir kelime olup, lûgatta "azm, kasd, ittifak mânâsınadır."(1) Istılâhta; "Müctehidlerin herhangi bir asırda şer'i hüküm üzerinde ittifak etmeleridir."(2)Kur'ân-ı Kerîm'de: "Kim kendisine doğru yol besbelli olduktan sonra Peygamber'e muhalefet eder, mü'minlerin yolundan başkasına uyup giderse, onu, döndüğü o yolda bırakırız, (fakat âhirette) kendisini cehenneme koyarız, o ne kötü bir yerdir."3 buyurulmuştur. Şimdi bu âyet-i kerîmede hangi hükümlerin yer aldığını mûteber tefsir kitaplarından tahkik edelim. Tef sir-i Haazin'de: "Peygambere muhalefet etmek ve mü'minlerin yolundan ayrılmak haramdır. Ilurum böyle olunca mü'minlerin yoluna uymak vacip olur."(4) hükmü yer almaktadır. İmam-ı Kurtubî, meşhur tefsirinde: "Mü'minlerin yolundan ayrılmaktan maksat, müctehid imamların icmalarını inkâr etmektir. Bu âyeti kerîmede icma-ı ümmetten ayrılanları tehdid vardır"5 şeklinde meseleye açıklık getirmiştir. Yine Ebû Bekir el-Cessas hazretleri: "Bu âyet ile icma-ı ümmetin önemi ortaya konulmuştur. İcmadan ayrılanlar cehennem ile tehdit edilmiştir."(6) buyurmaktadır. İmam-ı Zemah erî Bu âyet icma-i ümmetin delil olduğunun işaretidir. Zira Allahû Teâlâ (cc), Peygambere muhalefet ile mü'minlerin yolunun dışında bir yol tutmayı aynı mahiyette saymıştır. Cezalarını da müsavi kılmıştır."(7) diyerek, bir inceliğe işaret etmiştir.Şemsü' eimme (imamların güneşi) nâmı ile mâruf Serahsi (rha) icma-i ümmeti tarif ederken; "Her asırda fıskını ilân etmeyen, hevâ ve heveslerine tâbi olmayan bütün müctehid imamların ittifakına icma denir."(8) hükmünü zikretmektedir.Bütün bu bilgileri iyice tahlil ettiğimizde görüyoruz ki, âyet-i kerimede geçen "mü'minlerin yolundan" kasıt icmadır. İcma-i ümmetten murad ise, müctehid imamların ittifakıdır. Dolayısıyla müctehidlere tâbi olmak ve onların ictihadlarına uygun bir hayat yaşamak oldukça önemlidir. Molla Hüsrev; "Bir asırda müctehid seviyesinde olan bütün fakihlerin (istisnasız) ittifakı esastır. Bu durumda olanların biri dahi katılmasa icma var sayılmaz"(9) hükmünü zikreder. Dolayısıyla icma-i ümmet, her asırda çok az konu üzerinde tahakkuk edebilmiştir. Ancak şurası da unutulmamalıdır ki, icmanın tahakkuku için bütün müctehidlerin bir araya gelip, ictihad birliğine varmaları gerekmez. Bir müctehidin hükmü, kendisine ulaştığı zaman susar, red ve aksine bir hüküm belirtmezse, ittifak doğmuş sayılır.1o Sükût müddeti en çok üç gün, en az düşünmeye yetecek kadar zamandır.Resûl-i Ekrem (sav)'in, "Benim ümmetim, dalâlet üzere ittifak etmez"(11) buyurduğu malûmdur. Hz. Âdem (as)'dan itibaren bütün mü'minler; Allahû Teâla (cc)'nızı indirdiği hükümlere teslim olmuşlar ve tâgûtî güçleri reddetmişlerdir. Bu konudaki ittifak kıyamete kadar sürcektir. Tâgûtî güçlerle uzlaşma içine girenler; ilimleri ve ünvanları ne olursa olsun, "Mü'minlerin yolundan ayrılmış ve Resûl-i Ekrem (sav)'e muhalefete" geçmişlerdir. Bunun mahiyeti ise mü'minlerce malûmdur.

KAYNAKLAR

(1) Ömer Nasûhi Bilmen, Hukuk-i lslâmiyye ve Istılâhat-ı Fıkhiyye Kamusu, İst. 1976, c.I, sh. 163, Madde: 439. Ayrıca, Muhammed Ma'ruf Devalabi, el- Medhel ilâ İlmu'l Usul-i Fıkıh, Dimeşk: 1965 (5.bsm.) sh. 49.

(2) Molla Hüsrev, Mir'at el-Usûl fi Şerhi Mirkat elVûsûl, İst.1307, c.II, sh. 50.

(3) Nisâ sûresi:115.

(4) Mecmuat'u't-Tefasir, İst. 1979, Çağrı Yayını. c. II, sh.166.

(5) Kurtubî, el-Camü li Ahkâmû'l Kur'ân, Kahire:1967, (3. bsm.) c. V, sh. 386.

(6) Ebû Bekir el-Cessas, Ahkâmû'! Kur'ân, Beyrut: 1335, c. I, sh. 88.

(7) İmam-ı Zemahşerî, el-Keşşaf, Kahire 1351, c. 1, sh. 563 vd.

(8) İmam-ı Serahsî, Temhidû'I Füsûl fi İlmû'I Usûl, Beyrut:1393, c. I, sh. 311.

(9) Molla Hüsrev, a.g.e., c. II, sh. 54-55.

(10) İmam-ı Serahsi,a.g.e., c. I, sh. 303.

(11) Sünen-i İbn-i Mace, İst.1401, Çağn Yayınılan, c. II, sh.1303, Had. No: 3950.

Bidat nedir neye denir

29.8.2009 · Kategori: Islam ve Yasam

Resûl-i Ekrem (sav)'in devr-i saadetlerinde izledikleri yol ve Hülâfa-i Raşidin dönemindeki tatbikat "sünnet" kavramı ile açıklanabilir. Zira bizzat Resûl-i Ekrem (sav)'in "Benim ve raşid halifelerin sünnetine sarılın"(1) buyurduğu sabittir. Hûlefa-i Raşidin döneminden sonra İslâm'a sokulmaya çalışılan itikâdî ve siyasî doktrinler bid'at hükmündedirler. Bunların bir çoğunu bid'at-ı hasene olarak nitelendirmeye çalışanlar, Resûl-i Ekrem (sav)'in: "Dinimizden olmayan herhangi bir şeyi uyduranın ortaya koyduğu merduttur. Her bid'at dalâlettir"(2) hükmünü dikkate almıyorlar, demektir.Halkı müslüman ülkelerin uğradığı felâketlerin temelinde bid'atler yatmaktadır. Çünkü, bid'at, sünnetin zıddıdır(3). Her bid'atın; mutlaka bir sünneti ortadan kaldırdığı dikkate alınırsa, işin vehameti daha kolay kavranır. Zira bid'at çıkarma arzusu; tam ve kâmil olan İslâm nizamında noksanlık veya fazlalık varmış vehmine dayanır. Bu vehim ise, "Bugün dininizi kemâle erdirdim. Üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve size din olarak müslümanlığı (verip ondan) hoşnut oldum"(4) âyet-i kerimesinden şüpheyi beraberinde getirir. Bunun itikâdi yönden insanı hangi noktaya getireceği basiret sahiplerince malûmdur. Kaldı ki, İslâm'da olmayan herhangi birşeyi, İslâm'a sokmaya çalışmak veya hükümlerin bir kısmının çıkarılmasını arzu etmek, küfrü beraberinde getirir. Ehl-i Sünnet'in bütün müctehid imamları: "Kur'ân-ı Kerim'den olduğu sabit olan herhangi bir harfi, bir kelimeyi veya bir âyeti inkâr eden kimsenin küfrü üzerinde" ittifak etmişlerdir(5). Ayrıca, "delâlet-i ve subûti kat'i olan mütevatir bir sünneti inkâr etmek de" insanı küfre sürükler(6). İmam-ı A'zam Ebû Hanife (rha)'nin "Bid'atçının arkasında namaz kılmayın"(7) buyurduğu dikkate alınırsa, mesele kolayca kavranır.Bu girişten sonra; .İslâm ûlemasının mezhepleri niçin ehl-i sünnet ve ehl-i bid'at diye taksim ettiğini kavramamak mümkün müdür? (8) Halk arasında "Dört Hak Mezhep" kavramı; ehl-i bid'atla mücadele veren İslâm ûlemasının gayretiyle yerleşmiştir. ancak "ehl-i kıble'nin tekfır edilemiyeceği"(9) yolundeki külli kaide ve ehl-i kıble ıstılâhı unutulunca; her önüne geleni tekfır eden, hâricî mantığı yeniden gündeme girmiştir. Tabii bu arada; ideolojik taarruzlar sonucu, "ehl-i sünnetin akaidi" ile hiçbir alâkası kalmayan tiplere de rastlamak mümkündür. Ancak bu tipler; "ehl-i sünnet akaidi"nin verasetle kendilerine geçtiği vehmine kapılmışlardır. Dikkat edilirse; kahir ekseriyeti "ehl-i sünnet" olduğu farzedilen İslâm topraklarında müstekbirlere ait ideolojik hareketler güç kazanmıştır. Bu durumu nasıl izah edebiliriz? Türkiye'de Latin harfleriyle yayınlanan birçok eserde bid'at-ı hasene kavramı ortaya atılmış ve müslümanların zihinleri bulandırılmıştır. Felsefi kelâmın öncüsü sayılan "Mutezile" mezhebine mensup müelliflerin eserlerinde bid'at-ı hasene kavramı mevcuddur(10). Mütercimler, tercüme ettikleri eserlerin kime ait olduğuna veya faydalandıkları kaynakların mahiyetlerine dikkat etmeden bid'at-ı hasene kavramının yaygınlaşmasına vesile olmuşlardır.Bu arada sünnet ile bid'at arasında "uzlaşma" ortamı meydana getirmeye gayret eden bazı tipler: "Başta uçak ve otobüs olmak üzere, bir çok nakil vasıtaları Resûl-i Ekrem (sav) zamanında yoktu. Bunlar da bid'attır, bunlar da mı reddedilecek?" gibi demagojilerle saf zihinleri bozmuşlardır. Bu mantığın ne kadar sefil olduğu şuradan bellidir ki; ilim ve teknik, Kur ân, sünnet ve icma ile övülmüş iki alandır. Mü'minlerin yerde ve gökte rızık aramaları, Allah (cc)'ın dinine düşman olan kâfırlere karşı hafif ve ağır bütün silâhları hazırlamaları farz-ı kifâye olan bir ibadettir. Eğer İslâm toprakları işgal edilirse, cihad farz-ı ayn hâle geleceği için, cihad vasıtalarının da imâli farz olur. Kaldı ki, uçak ve otobüs, dine sokulmuş vasıtalar değil ki, bid'at kavramı içine girsin!...Bid'at-ı hasene kavramını Hz. Ömer (ra)' in teravih namazı ile ilgili uygulamasına dayandıran ve bizzat onun dilinden "İşte en güzel bid'at" cümlesi ile tanımlayanlar, yanılmaktadırlar. İmam-ı Ebû Yusuf (rha) İmam-ı A'zam (rha)'a: "Teravih namazı için, Hz. Ömer (ra)'in yaptığı ictihadın hükmü nedir?" diye sorduğunda İmam-ı Â'zam (rha) "Teravih namazı sünnet-i müekkededir. Bu sebeple kimse bid'attır diyemez. Resûl-i Ekrem (sav) zamanında olan ve onun bizzat yaptığı işi, düzenli ve devamlı hâle getirmiştir" cevabını verir. Gerçekten Resûl-i Ekrem (sav)'in sahabe-i kirama imamlık yaparak teravih kıldırdığı sabittir(11). Kaldı ki; sahabe-i kiramın icmaını bid'at-ı hasene diye nitelendirmek, selim akıl sahiplerinin yapabileceği bir cinayet değildir.İmam-ı Gazzalî: "Bid'atı red ve ondan el çekmek, beğenilmiş sünnettir. Her bid'at mezmum (zem edilmiş) ve delâlettir"(12) ·buyurmaktadır. Ayrıca el-Mustasfa isimli usûl kitabında, din emniyetinin sağlanabilmesi için, bid'at ehlinin cezalandırılmasını şart koşmaktadır(13). Müceddid-i elfi sani İmam-ı Rabbani de Mektubat isimli ünlü eserinde "bid'atın hasenesi olmaz, hepsi mezmumdur"(14) buyuruyor. Bütün bu izahlardan sonra şunu söylemek mümkündür: Modernistlerin büyük bir çoğunluğu, hevâ ve heveslerine uyarak bid'at-ı hasene kavramını kullanmakta, ehl-i sünnet mü'minleri, müstevlîlerin esiri haline getirmektedirler. Bu tuzağa, feraset sahibi mü'minler düşmemelidirler.

KAYNAKLAR

(1) Sünen-i İbn-i Mace, İst:1401 Çağn Yay. c. I, sh.16, Had. No: 42. Ayrıca, Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, . c. IV, sh.126-127; Sünen-i Ddrimi, Mukaddime,16, c. I, sh. 45; Molla Hüsrev, Dürerû'! Hükkâm fi Şerhû'I Ahkdm, İst. 1307, c. I, sh. 119 (Gcırer ve Dürer Tercümesi, İst.1979, Eser Yay. c. I, sh. 206).

(2) Sahih-i Müslim, İst.1401, Çağn Yayını, c. , sh. 592,Had. No: 867 K. Cuma: 43. (Türkçe: Salıih-i Müslim Tercüme ve Şer·hi, İst. 1977, c. IV, sh. 2416 Had.IVo:43'e müracaat).

(3) İbn-i Manzur, Lisanû'! Arab, Beyrut: ty. c. VIII, sh. 6 vd; İsldm Ansiklopedisi, lst. 1979 (5. bsm) c. II,sh. 599.

(4) Kur'ân-ı Kerim, Maide Sûresi: 3.

(5) Şeyh Nizamüddin ve bir heyet, el-Fetevd-ı Hindiyye, Beyrut:1400, c. II, sh. 266 vd; el-Heysemi, el-İ'lam bi Kavatı'il İsldm, b. Halebi Mtb.1951, c. II, sh. 42.

(6) Molla Husrev Serhi Mirkat el-Vüsul İst:1979, sh. 24.

(7) İmam-ı Â'zam, Fıkh-ı Ekber (Aliyyü'1 Kari Şerhi)

(8) Taftazani, Şerlıû'l Akaid, İst.1980, sh. 95.

(9) İmam-ı A'zam, Fıkh-ı Ekher·, (Aliyyü'1 Kari Şehri) İst:1979, sh. 424.

(10) el-Cahiz, el-Havavaıı, Kahire:1357, c. I, sh. 86 vd.

(11) İbn-i Abidin, Reddü'I Mulıtar Ale'd Dürri'l Muhtar, Mısır:1972 c. t, sh. 59ı.

(12) Gazzalî, el-Camû'I Avanı, İst:1978 (ikinci bab) sh. 78·

(13) İmam-ı Gazali, el-Musıasjiı nıin İlmû'I Usül, Beyrut:

(14) İmam ı Rabbani el-Mektubat, İst: 1978, Çağrı Yayını. c. I, sh. 121 Mektub No:186 (Mekıubaı-ı Rahhani, İst.1977, Çile Yayın. c.1, sh. 391). İmam-ı Rabbanî "bid'at-ı hasene" kavramına itirazla şunu kaydeor: "Ulemadan bazıları, namazda niyyet için kalben dileyerek, dille söylemeyi bid'at-ı hasene diye anlatmıştır. Bu bid'at, sünnet bir yana, farzı dahi kaldırmaktadır. Şundan ki, insanların pek çoğu bu durumda, niyyet işinde yalnız dille olanı ile yetinecektir. İşte o zaman dahi namazın farzlarından biri olan kalble niyet, tamamen bırakılacak, namaz dahi fesada girecektir. Kalan bid'atler dahi, anlatılan bu manâya göre kıyas edilebilir." buyurulmaktadır.

« Önceki ::