Şeyban-ı Rai'nin Hikayesi
Şeyban-ı Raî koyun sürüleri güderdi. Cuma günleri cuma namazına gideceği zaman koyunların etrafında bir daire çizer öyle namaza giderdi.
Kurtlar bu çizilen daireden içeriye girerek koyunlara zarar veremedikleri gibi koyunlar da bu çizgiden dışarı çıkmazlardı.
Adam Ve Su
Su pis bir adama:
- "Ey pis adam koş bana gel ki seni temizleyeyim." dedi.
Pis adam:
- "Sudan utanıyorum." dedi.
Su bunun üzerine:
- "Eğer utanırsan nasıl temizleneceksin, bu pislik benim dışımda nasıl temizlenir." dedi.
* Gönül ten havuzunda çamura bulandı, ama ten gönül havuzunda temizlendi.
* Ten deniziyle gönül denizi birbirine bitişiktir, fakat aralarında bir berzah - bir aralık - vardır, birbirlerine kavuşmazlar.
Güvercin
Bir gün uyuyordum. Hava çok güzeldi ve serin bir rüzgar esiyordu, ben de o serinlikte dalmış uyukluyordum. Bu sırada meşe ağacına boz renkli bir güvercin konmuştu. O güzel güvercin beni çağırıncaya kadar öylece kalmışım.
Uyandığımda güvercin güzel güzel ötüyor, bu ötüşlerle ağlayıp duruyordu. Eğer o ağlamaya başlamadan ben ağlamaya başlasaydım, sevgimden feryat edip dursaydım, pişman olmaz, teselli bulurdum. Fakat ne fayda ki o benden önce ağlamaya başladı, beni de ağlattı.
Düşündüm ki fazilet bu işe ön ayak olandadır.
Allah'ı (c.c) Zikretmenin Karşılığı
Adamın biri her zaman "Allak Allah" diye zikreder bu zikirden dolayı ağzı bal yemiş gibi tatlanırdı.
Bir gün şeytan gelip :
- "Ne durmadan Allah Allah deyip duruyorsun bunca zamandır Allah demene karşılık bir kerecik olsun Allah (c.c) "lebbeyk kulum." dedi mi sana... Hiç sende utanma sıkılma yok mu? Daha ne kadar Allah deyip duracaksın?" dedi.
Bunun üzerine adam utandı sıkıldı zikri bıraktı. Gönlü kırılmış bir halde yattı uyudu.
Rüyasında Hz. Hızır'ı gördü. Hızır ona :
- "Neden yaptığın güzel işi terk ettin "Allah Allah" diye zikretmeyi bıraktın." dedi.
Adam :
- "Yaptığım onca zikre karşılık verilmedi. "lebbeyk-buyur-" sesi gelmedi. Kapıdan kovulmaktan korktum." dedi.
Bunun üzerine Hz. Hızır :
- "Senin Allah demen, Allah'ın (c.c) lebbeyk kulum - buyur kulum - demesidir. Allah (c.c) isminin zikrini herkese nasip eder mi, bunu sana nasip etmesi az şey mi?. dedi.
Anasını Öldüren Kişi
Adamın biri bir gün anasını hançerleyerek öldürdü. Bunun üzerine halk başına toplanıp başladılar onu azarlamaya :
- "Ananı niçin öldürdün, ne hayırsız evlatsın!.." demeye başladılar.
Adam cevap verdi :
- "Anam çok çirkin bir iş yaptı onun için öldürdüm, günahını toprak örtsün." dedi.
Bunun üzerine :
- "Anneni öldüreceğine ona musallat olan adamı öldürseydin, ananı neden öldürdün?." dediler.
Adam :
- "Her gün başka birini öldüreceğime sadece bir kişiyi öldürdüm." dedi. "Kötülüğün kaynağını kuruttum." demek sistedi..
* Bil ki kötü huylu ana, fesadı her tarafta açık olan nefsindir...
Annenin Nasihatı
Bir anne çocuğuna:
- "Geceleyin mezarlıkta yahut da korkulu bir yerden geçerken gözüne bir hayal görünürse sakın korkma. Yüreğini sağlam tut, üstüne saldır. O zaman onun kaçtığını göreceksin." dedi.
Çocuk düşünmeden şöyle söylendi.
- "Sevgili anneciğim güzel söylüyorsun da ya o hayaletin annesi de senin söylediklerini ona söylemişse, ben ona saldırınca o da gırtlağıma sarılırsa ben o zaman ne yapacağım." dedi.
Aptal Aşığın Hali
Ahmak bir aşık sevgilisine tenha bir yerde ulaşınca, onu hemencecik sarıp öpmeye kalkıştı ...
O dünyalar güzeli sevgili geri geri çekilerek o aptal aşığı azarladı .
- "Küstahlık etme, edebsizliğin, hayasızlğın lüzumu yok, aklını başına topla!.." diye bağırdı.
Aşık bunun üzerine şaşırıp kaldı.
- "Burası ıssız tenha bir yer ikimiz yapayalnızız in yok cin yok, su ortada duruyor, suyun başında da benim gibi çılgın bir susuz, artık nasıl sabredebilirim.
Görüyorum ki hafif hafif esen aşk rüzgarından başka bir şey yok, vuslatımıza kim mani olabilir, kim halimizden haberdar olabilir." dedi.
Sevgili sesini daha da yükselterek aşığını iyice azarladı :
- "A!.. akılsız aşık.. Meğer sen aşık değil budalanın tekiymişsin. Sen bilmiyor musun ki her hareket edeni bir hareket ettiren vardır. Rüzgarı esiyor gördün mü, bil ki onu bir estiren bir harekete getiren var. O da her şeyi Yaradan Yüce Allah'tır!.." dedi.
Aptal Kuşun Başına Gelenler
Aptal bir kuş bir çayırlığa gitti. Orada bir avcı tuzak kurmuş, tuzağın içine de birkaç tane serperek bir kenarda yaprakların , otların arasına gizlenmiş bekliyordu.
Kuçcağız gelerek onun etrafında dolaşmaya başladı, adamın böyle yapraklara sarınması tuhafına gitti.
- "Sen kimsin? Neden böyle yeşiller giyinmişsin, böyle tenha bir yerde bekliyorsun, vahşi hayvanlardan korkmuyor musun?" diye sordu.
Adam :
- "Ben bir zahidim. Dünyadan elimi, eteğimi çektim, böyle tenha bir yerde; otlarla yapraklara belenerek kanaat edip gidiyorum." dedi.
Kuş adama bir çok soru sordu adam da ona cevaplar verdi. Nihayet kuşcağız o buğday tanelerini gördü.
- "Bunlar kimindir?" dedi.
Adam :
- "Bunlar bana kimsesi olmayan bir yetimin emanetidir." dedi.
Kuş :
- "Çok açım müsaade edersen bunlardan yiyip karnımı doyurayım, çünkü benim zaruretim var zaruri hallerde de leş yemek bile mübah olur." dedi.
Adam :
- "Bu buğdayları bana, beni emin bildikleri için emanet ettiler, yetim malı helal olmaz." dedi.
Kuş çok açtı :
- "Ey zahit kişi müsaade et de şu buğdaydan yiyeyim, karnımı doyurayım." dedi.
- "Zaruret hakkında kendine bir fetva uydurdun, eğer gerçekten öyle suçlu olursun, hatta zaruretin bile olsa çekinmen, haramdan sakınman daha iyidir." dedi.
Kuşun artık dayanmaya takati kalmamıştı, büyük bir iştahla buğdaylara hücum etti, onları yemeğe başladı. Başladı başlamasına lakin tuzağa da yakalandı. Kurtulmak için çırpınırken kendi kendine :
- "Sahtekarların, yalancıların efsunlarına kananın hali böyle olur." diyordu.
Bunu duyan adam :
- "Hayır öyle değil, haksız yere yetim malını yiyen, gözlerini hırs bürümüşlerin layığı budur." dedi.
Aradan Perde Kalkınca
Çinliler kendilerine güvenerek Rumlara karşı övündüler:
"Resim sanatında dünyada bizden daha üstünü yoktur." dediler.
Buna karşılık Rumlar da:
"Hayır bu iddianız doğru değildir, biz daha mahir kişileriz." dediler. Bu iddialar adil bir padişahın kulağına gitti. Padişah:
"Ben sizi imtihan edeceğim, bakalım hanginizin dediği doğru." dedi.
Çinliler de Rum diyarının ressamları da hazırlandılar.
Çinli ressamlar:
"Bize bir oda verin, bir odada siz alın, her birimiz burada hünerlerimizi sergileyelim, işimiz bitince padişah gelsin baksın ve kimin daha üstün olduğuna karar versin." dediler.
Kapılar karşı karşıya iki odadan birini Çinli ressamlara diğerini Rum diyarının ressamlarına verdiler.
Çinliler padişahtan yüz türlü boya istediler. Padişah bunun üzerine hazinesini açtı.
Çinlilere her sabah hazineden boyalar verilmekte onlar da bu boyalarla çeşitli resimler süsler yapmaktaydı.
Rum ressamları ise:
"Pas giderilmeden ne boya işe yarar ne de resim." diye düşünüyorlar ha bire her yeri cilalayıp duruyorlardı.
Rum diyarının ressamları bu düşünceyle günlerce duvarları cilalayıp durdular... Sonunda her yer pırıl pırıl oldu. Gökyüzü gibi berrak bir hal aldı.
Nihayet Çinli ressamlar işlerini bitirdiler. Hepsi de yaptıklarından emindi ve yaptıkları bu güzel işten dolayı çok sevinçliydiler.
Padişaha haber verildi. Padişah gelerek önce Çinli ressamların resim yapıp süsledikleri odaya girdi, resimleri gördü, bütün yapılanlar fevkalade şeylerdi. Çinli ressamların yaptıklarını beğenerek takdir eden padişah buradan çıkarak Rum diyarının ressamlarının bulundukları odaya girdi. Bir Rum ressam Çinli ressamların resim yaptıkları odayı görmeye mani olan aradaki perdeyi kaldırdı. Çinli ressamların yaptıkları süsler ve resimler bu odanın cilalanmış duvarlarına yansıdı. O odada ne varsa burada da öyle daha güzel ve daha parlak bir biçimde görünmeye başladı.
Rum diyarının ressamlarının bulundukları oda dille tarifi mümkün olmayan bir haldeydi ve bu haliyle Çinli ressamların odasından binlerce defa daha güzeldi. Böylece Rum diyarının ressamları bu imtihanı kazanmış oldular.
Aslan Payı
Bir gün bir aslan, bir kurt ve bir tilki birlikte avlanmak üzere sözleşerek dağlarda dolaşmaya başladılar. Birbirlerine yardım edecek böylece bol bol av hayvanı yakalayacaklardı.
Gerçi bu iş aslanın ağrına gidiyor, onlarla avlanmaktan utanıyordu lakin sabrediyordu.
Üçü birden dolaşarak uzun süre avlandılar, derken bir yaban öküzü , bir dağ keçisi bir de semiz tavşan avladılar. Dolaşarak bir su başına geldiler, uzun süre dolaşmış yorulmuşlardı. Oturdular. Aslan :
- "Ey kurt bu avladığımız hayvanları adaletli bir şekilde paylaştır, adaleti yeniden ihya et." dedi.
Kurt kalktı kendinden son derece emin adımlarla yürüdü: Yaban öküzünü aldı aslanın önüne bıraktı :
- "Efendimiz, dedi. Siz bizim efendimizsiniz ayrıca yaban öküzü de büyük ve iri siz de; onun için yaban öküzü sizin hakkınız.
Keçi orta boyda ve orta irilikte onun için o da bana düşer onu da ben alıyorum.
En küçüğümüz tilki olduğuna göre tavşan da onun hakkıdır." dedi.
Bu paylaştırma karşısında aslan kızarak kükredi.
- "Ey kurt ben iyice anlamadım bir daha söyle bakayım, ne dedin? Ey kendini bilmez eşek yaklaş bakalım." dedi ve bir pençe vurarak kurdu parçaladı. Tilkiye döndü.
- "Ey tilki bu avları sen adaletli bir şekilde paylaştır." dedi.
Tilki önce aslanın önünde secde etti; sonra :
- "Bu semiz öküz siz efendimizin kuşluk yemeği bunu kuşluk vakti yersiniz.
Keçi, siz büyük kralımızın öğle yemeği için güzel bir yahni olur, onu da öğle vakti yersiniz.
Tavşana gelince; o da size akşam yemeği olur onu akşam afiyetle yersiniz." dedi.
Aslan sevinerek haykırdı :
- "Ey tilki çok adil davrandın çok güzel bir şekilde pay etme işini hallettin. söyle bakalım böylesine güzel payetmeyi kimden öğrendin?" dedi.
Tilki fark ettirmeden her ihtimale karşı birkaç adım uzaklaştı sonra kurnaz kurnaz gülerek cevap verdi.
- "Kurdun başına gelenlerden" dedi.
Aslan İle Tavşan
Güzel bir vadideki av hayvanları aslanın korkusundan ıstırap içindeydiler. Toplanıp bir araya geldiler :
- "Varalım aslana teklif edelim, onun günlük yiyeceğini gönderelim. O da bizi avlamaktan vazgeçsin." dediler.
Aslanın huzuruna gidip durumu söylediler. Aslan :
- "Eğer hile yapmayacağınızı sözünüzde duracağınıza emin olsam buna razı olurum. Fakat ben size güvenmiyorum, onun için de kendi rızkımı kendim arayacağım, avlanmaya devam edeceğim." dedi.
Hayvanlar aslanın huzurunda sözler verip yeminler ettiler, bin bir diller dökerek aslanı sonunda razı ettiler.
Her gün kura çekiliyordu kime isabet ederse o aslana kendi ayağıyla gidip teslim oluyor, diğerleri de böylece rahat ediyordu.
Tilki, geyik, çakal derken sıra tavşana geldi. Tavşana sıra gelince de tavşan yan çizmeye :
- "Bu zulüm daha ne kadar sürecek." demeğe başladı. Diğer hayvanlar toplanıp :
- " Yapma etme, bu kadar zamandır sözümüzde durduk yeminimizi tuttuk. Eğer sen bunu bozarsan aslan hepimizi perişan eder." dediler.
Tavşan :
- "Siz merak etmeyin ben aslana öyle bir oyun oynayacağım ki ebediyen ondan kurtulacağız. Yeter ki siz bana güvenin." dedi.
Diğer hayvanlar tavşanın ne yapacağını aslana nasıl bir oyun oynayacağını merak edip öğrenmek için çok çalıştılar. Fakat tavşan onlara sırrını söylemedi.
Bir hayli geciktikten sonra aslanın huzuruna vardı. Aslan acıkmış, hayvanların sözlerini tutmadıklarını, anlaşmayı bozduklarını düşünerek kızmış kükreyerek pençesiyle yeri kazıp duruyordu. Tavşanın yavaş yavaş geldiğini görünce iyice sinirlendi :
- "Bre neredesin neden geciktin!.." diye çıkıştı.
Tavşan :
- "Efendimiz eğer dinlemek lütfunda bulunursanız gecikmemin çok mühim bir sebebi var arz edeyim." dedi.
Aslan daha da sinirlendi:
- "Ahmağın özrü kabahatinden büyük olur, nasıl bu kadar gecikirsin?" diye kükredi.
Tavşan yumuşak yumuşak yalvararak aslanı mazeretini dinlemeye razı etti. Sonunda aslan :
- "Söyle bakalım neden geciktin?" diyerek sordu.
Tavşan söze başladı :
- "Efendim sabahın seher vakti yola çıktım yanımda da benden daha şişman etli tam ağzınıza layık bir tavşan arkadaşım daha vardı. Yolda gelirken bir aslan yolumuzu kesti biz yalvardık yakardık : "Yapma biz efendimiz kralımızın yemeğiyiz ona gidiyoruz bizi yolumuzdan alıkoyup geciktirme." dedik , dinlemedi.
- "Sizin padişah dediğiniz de kim oluyor o benim ayağımın tozu bile olamaz." diyerek size hakaretlerde bulundu. Arkadaşımı yakaladı ben de kaçarak izimi kaybettirip, gelene kadar zaman geçti, o yüzden geciktim." dedi.
Bunu duyan aslanın aklı başından gitti :
- "Çabuk beni o kendini bilmezin yanına götür." diye kükredi.
Tavşan önde, aslan arkada bir hayli zaman yürüdüler. Büyük ve derin bir kuyuya yaklaştıklarında tavşan geri kalmaya başladı. Bunu gören aslan iyice sinirlendi :
- "Neden geride kalıyorsun ilerle yanıma gel." diye emretti.
Tavşan :
- "Yüce sultanım o zalim aslan şu ilerdeki kuyuda yaşıyor korkumdan yürüyemiyorum ayaklarım tutmaz oldu." dedi.
Bunu duyan aslan tavşana :
- "Ben senin yanındayım korkma, yürü bak bakalım o kendini bilmez orada mı?" dedi.
Tavşan :
- "Ben bir kere onun zulmünü gördüm onun için korkumdan gözümü açıp oraya bakamam. Ancak beni kucağınıza alırsanız bakabilirim." dedi.
Bunun üzerine aslan : Tavşanı kucağına alıp kuyunun başına gitti. Bakınca ne görsün heybetli bir aslan kucağında şişman bir tavşanla kuyunun dibinde durmuyor mu.. Aslan bütün gücüyle kükreyerek elindeki tavşanı bir kenara fırlatıp kuyuya atladı. Boğulup gitti. Suda görünen aksini başka biri, gerçek bir aslan sanmıştı.
Böylece tavşanın tuzağına düşen aslanın zulmünden bütün hayvanlar kurtulmuş oldu.
Ateşe Atılan Çocuk
Yahudiler için de - daha önce hikayesi geçen padişahın soyundan - zalim bir padişah çıktı İsa dininde olanlara zulme başladı. Büyük bir ateş yaktırarak yanına bir put dikti ve puta secde etmeyeni ateşe atmaya başladı.
Kucağında çocuğuyla bir kadını getirdiler. Çocuğu kucağından alıp ateşe attılar , kadına :
- "Eğer puta secde etmezsen seni de atarız." dediler. Kadın puta yaklaştı secde etmek üzereyken ateşe atılan çocuk ateşin içinden seslendi :
- "Anne sakın bunu yapma, puta secde etme ben burada çok rahatım, Allah'ın nimetlerine nail oldum. Her ne kadar görünüşte bu bir ateşse de bir gül bahçesi... Yüce Allah'ın cenneti.." dedi.
Bunun üzerine başta çocuğun annesi olmak üzere halk kendiliğinden ateşe atlamaya başladı, gelen atladı, gelen atladı. bunu gören padişah utandı yaptığı işten dolayı mahçup oldu, gönlü sıkıldı çünkü halk böylece imanına daha sıkı sıkıya bağlanmıştı.
Ava Giden Avlanır
Bir kuşcağız tenha bir yerde kurtcukları avlamak için bekliyordu. Aniden bir kedi gelerek o kuşu kapıp avladı, bir lokma edip midesine indirdi.
* Her zaman tetikte olmalı... Hiç beklemediğin anda senin hata yapmanı bekleyen nefsin ve şeytanın senin açığını kollamakta... Dikkat et de!.. ava giderken avlanma..
Azrail'in Tuhafına Giden Şey
Bir gün bir adam koşarak Hz. Süleyman (a.s) huzuruna girdi. Yüzü sararmış, dudakları morarmıştı, adam tir tir titriyordu. Adamın bu halini gören Hz. Süleyman sordu :
- "Sana ne oldu nedir bu halin?" dedi
Adam solu soluğa cevap verdi :
- "Azrail bana çok tuhaf bir nazarla, hatta hışımla baktı. İçime tarifi kabil olmayan bir korku düştü. Sizin adalet kapınıza sığındım." dedi.
Bunu üzerine Hz. Süleyman :
- "Peki şimdi benden ne istiyorsun ne yapayım senin için?" dedi..
Adam :
- "Ey adaletli padişah rüzgara emret beni Hindistan'a götürsün belki oraya gidince Azrail'in hışmından canımı kurtarır, içimdeki bu korkudan kurtulurum." dedi
Hz. Süleyman rüzgara emretti rüzgar da adamı Hindistan'da bir adaya götürdü.
Ertesi gün Hz. Süleyman divan vakti halkı kabule başlayınca Azrail çıkageldi ; Hz. Süleyman bir gün önce olanları ve adamı hatırlayıp sordu :
- "Dün bana bir adam geldi kendisine hışımla baktığını söyledi, bunun sebebi nedir bana söyleyebilir misin? Ey Azrail!..." dedi
Azrail cevap verdi :
- "Ey büyük padişah, ben o adama hışımla bakmadım onu görünce şaşırdım. Çünkü Cenab-ı Rabbül Alemin bana : "Git falan kulumun canını Hindistan'da al." buyurdu. Adamı görünce şaşırdım."Bu adamın yüz tane kanadı olsa yine de Hindistan'a gidemez." diye düşündüm. O yüzden kendisine tuhaf tuhaf ve şaşırmış olarak baktım, fakat Hindistan'a gidince adamı orada görüp daha da şaşırdım ve bana emredildiği gibi adamın canını Hindistan'da aldım." dedi..
Bu dünya zindandır, biz de zindandaki mahpuslarız, zindanı del kendini kurtar...
Eğer insan suretle insan olsaydı, Ahmed'le (s.a.v) Ebu Cehil müsavi olurdu...
Aşkın Gücü
Uzun ama güzel bir hikaye...Tavsiye ederim...Hikayeyi okurken şunları göz önüne alarak okuyun :
Buradaki Padişah : Ruhu
Cariye : Nefsi
Cariyeyi tedavi edemeyen hekimler : Sahte Şeyhleri
Cariyeyi tedavi eden hekim ise : Mürşid-i Kamili
Kuyumcu ise : İnsandaki heva ve heves (boş ve lüzumsuz arzular) gibi şeyleri temsil ediyor..
Zamanın birinde bir padişah vardı. Padişah bir gün adamlarıyla ava giderken yolda güzel bir cariye görüp ona aşık oldu.
Onu alıp sarayına getirdi. Fakat bir müddet sonra o güzel cariye hastalandı. Günden güne eriyip tükenmeye başladı. Memleketin en iyi hekimleri cariyenin hastalığına bir çare bulamadılar. Padişah bunu görünce çok üzüldü, günlerce çareler aradı, sağa koştu, sola gitti olmadı. Sonunda bir mescide gidip el açarak dua etti, secdeye kapanarak ağladı. Cariyenin iyileşmesi için yalvardı. Bu sırada uykuya daldı. Rüyasında bir pir gördü; pir ona :
- "Artık üzülme duan kabul oldu. Yarın şehrinize bir yabancı gelecek o bizdendir. Onun yapacağı tedaviyle cariyen iyileşecek." dedi.
Sabah olup güneş doğunca padişah pencereye koşup rüyasında gördüğü piri beklemeye başladı. Uzaktan onun geldiğini görünce kendisi sarayın kapısına koşarak kapıyı açıp piri içeriye aldı. Konuşup görüştükten sonra, padişah pire hastanın hastalığını anlattı. Daha sonra onu hastanın yanına götürdüler...
Hekim önce hastanın yüzüne baktı sonra nabzını saydı. Hastalığın belirtilerini sorup sebeplerini dinledi...
- "Diğer hekimlerin tedavileri iyileştirmek yerine büsbütün harap etmiş hastayı." dedi. Sonra şöyle devam etti.
- "Onların içerden haberleri yok, onun için de hepsinin aklı fikri işin dış yüzünde." dedi.
Hekim hastalığın ne olduğunu anlamıştı, fakat bunu padişaha söylemedi.
Hastanın halinden inlemesinden onun gönül hastası olduğunu hemencecik anlayıverdi. Çünkü hiçbir hastalık gönül derdi gibi değildir.
Hekim durumu anlayınca : "Padişahım, dedi. Herkesi uzaklaştır köşede bucakta kimseler kalmasın ki ben hastayla baş başa kalıp rahat rahat çalışayım, hastanın hastalığını anlayıp ona göre bir tedbir düşüneyim."
Padişah emretti oda boşaltıldı, hastayla hekimden başka kimse kalmadı.
Hekim yaklaşıp hastanın başucuna geldi yumuşak ve tatlı bir sesle :
- "Memleketin neresi, nerelisin? Bana söyle , çünkü her memleketin halkının ilacı başka başkadır. Memleketinde yakın akrabandan kimler var, kime yakınsın? diye sordu.
Hekim elini kızın nabzına koymuştu. Hem soruyor hem de nabzını kontrol ediyordu.
Kız yavaş yavaş hekime bütün olanları anlatıyor, başından ne geçtiyse söylüyordu.
Hekim kızın nabzını tutmuştu ve :
- "Bu kız kimin adını söylediğinde eğer heyecanlanır, nabzı hızlanırsa demekki sevdiği, uğruna hasta olup yataklara düşerek mum gibi eridiği odur." diye düşünüyordu.
Kız önce doğup büyüdüğü memleketi ve oradaki dostlarını sayıp döktü. Fakat nabzında bir değişiklik olmadı.
Hekim : "Doğduğun yerlerden ayrılınca hangi memlekete gittin?" diye sordu.
Bunun üzerine kız bir şehir ismi söyleyip geçti ama ne yüzünün rengi ne de nabzının atışı değişti. Daha sonra sırasıyla götürüldüğü yerleri, şehirleri , görüşüp tanıştığı insanları birer birer sayıp döktü. Lakin halinde bir değişiklik olmadı. Ta ki hekim Semerkant şehrini soruncaya kadar...
Semerkant'ın adı geçince kızın nabzı hızlandı, yüzü ve yanakları kızardı. Çünkü o Semerkant'ta bir kuyuncuya aşıktı ve ondan ayrılmış olmanın ızdırabıyla yanıp tutuşuyordu.
Bunu öğrenen hekim kuyumcunun Semerkant'ın hangi semtinde ve hangi mahallesinde olduğunu sorup öğrendi. Sonra kıza :
- "Ben senin hastalığını ve bu derdin çaresinin ne olduğunu çok iyi anladım. Fakat sen bu bana anlattıklarını sakin başkasına söyleme, hele hele padişaha hiç anlatma..." diyerek tembih etti.
Hastanın yanından ayrılan hekim doğruca padişaha gelip durumu anlattı : "Bu kızcağızın iyileşmesi için o kuyumcuyu getirmekten başka çare yok." dedi.
Bunu duyan padişah hekimin nasihatini canu gönülden kabul etti. Hiç zaman geçirmeden kuyumcuyu davet etmek üzere bir elçi gönderdi... Elçi Semerkand'a varınca doğruca gidip kuyumcuyu buldu. Padişahın gönderdiği hediyeleri takdim eti ve padişahın onu davet ettiğini, eğer gelirse padişahın en yakın adamlarından olacağını çok büyük ihsanlara ve iltifatlara mazhar olacağını söyleyince, kuyumcu zaman kaybetmeden yola koyulup padişahın sarayına en kısa zamanda ulaştı.
Saraya gelen kuyumcuyu hekim alıp padişahın huzuruna götürdü. Padişah kuyumcuya iltifatlar yağdırıp ihsanlarda bulundu. Hazinesini ona teslim etti :
Hekim bunun üzerine : "Ey padişah o cariyeyi bu kuyumcuya ver ki hastalıktan tamamen kurtulup iyileşsin." dedi...
Padişah o ay yüzlü güzeli kendi eliyle kuyumcuya verdi, altı ay murat alıp murat verdiler. Böylece kız tamamen iyileşmiş oldu.
Ondan sonra hekim kuyumcuya bir ilaç hazırladı. İlacı içen kuyumcu hastalanarak günden güne çirkinleşip erimeye başladı. Eski güzelliğinden eser kalmadı.
Kuyumcu böyle günden güne eriyip çirkinleşince kızın gönlü de ondan soğudu, aşkı günden güne azaldı. Bir müddet sonra kuyumcu öldü. Ölünce de kızın aşkı tamamen sona erdi. Böylece o güzeller güzeli o aşktan ve hastalıktan arınıp tertemiz oldu...
Bu cihan bir dağdır, bizim yaptıklarımız ise ses, seslerin aksi yine dönüp bize gelir.
Aşık Uyuyunca
Aşığın aşık, sevgilinin sevgili olduğu eski zamanlarda zavallı bir aşık vardı. O vaadinde duran gerçek bir aşıktı. Uzun seneler sevgilisine bağlanmış onun kulu kölesi olmuştu. Nihayet yıllar sonra sevgilisinden bir haber geldi.
Sevgili ona :
- "Gel falan odada gece yarısına kadar bekle gece yarısından sonra sen çağırmadan ben geleceğim." diye ona haber yolladı.
Bunu duyan aşık kurbanlar kesti. Ziyafetler verdi. Söylenen o günde denilen odaya giderek beklemeye başladı.
Gece yarısını geçince sevgili söz verdiği gibi çıkıp geldi. Fakat bu sırada aşık beklemekten usanmış uykuya dalmıştı. Sevgili bunu görünce eteğinden bir parça kesip :
- "Sen çocuksun bunlarla oynarsın." diye birkaç cevizle beraber aşığın cebine koyup gitti.
Aşık neden sonra uykusundan sıçrayıp uyanınca yanında duran etek parçasını ve cebindeki cevizleri gördü, eyvahlar ederek saçını başını yolmaya başladı.
- "Yazıklar olsun, bütün kötülüklerin kaynağı biziz..." diye feryat etti.
Bakkal Ve Papağanın Hikayesi
Bir bakkalın renkli güzel sesli ve çok iyi konuşan bir papağanı vardı.
Bu papağan dükkanın adeta bekçiliğini üstlenmişti ; gelenlere güzel nükteler söyleyip, şakalar yapardı.
Tıpkı bir insan gibi konuşmasının yanında ayrıca çok güzel de öterdi.
Bakkal bir gün evine gitmişti. Papağan da her zaman olduğu gibi dükkanı bekliyordu. O sırada bir fareyi kovalayan bir kedi dükkandan içeriye daldı. Korkudan ne yapacağını şaşıran zavallı papağan ordan praya kaçarken gül yağı şişesini devirdi , ortalığı birbirine kattı. Biraz sonra evinden dönen dükkan sahibi durumu görünce çok kızdı ve kızgınlıkla papağanın başına vurdu. Vurunca da olan oldu papağanın dili tutuldu, başındaki tüyler döküldü. Zavallı başı kel oldu. Günler geçti fakat papağan bir türlü konuşmadı.
Bakkal yaptığına bin pişman oldu. Ah vah ederek saçını sakalını yoldu.
"Elim kırılsaydı da zavallı kuşa vurmasaydım." diye kendi kendine söyleniyor, kuşu yeniden dile gelsin diye yoksullara sadakalar veriyordu. Aradan üç gün üç gece geçti, fakat kuş hiç konuşmadı. Bakkal bu kuş artık konuşmayacak diyerek üzüntüyle kara kara düşünüyordu. O sırada başı kabak gibi tamamen tüysüz biri geçiyordu. Bunu gören papağan hemen dile gelerek konuşmaya başladı :
- "Ey kel neden öyle kel oldun, yoksa sen de mi gül yağı şişesini döktün?" diye seslendi. Bunu duyan herkes gülmeye başladı. Çünkü papağan gördüğü bu adamın da kendisi gibi gül yağı şişesini devirip kırdığını, bu yüzden sahibinin onunda başına vurarak saçlarının dökülmesine sebep olduğunu sanmıştı..
Her iki arı da aynı çiçeğe kondu, aynı yerden beslendi. Birinin yediği bal, diğerinin ki zehir oldu...
Bedevi'nin Armağanı
Zamanın birinde cömertliği dillere destan bir halife vardı. O kadar cömertti ki yaptığı bağış ve ihsanların haddi hesabı yoktu. Bu halifenin devrinde son derece fakir bir bedevi bir çölde karısıyla birlikte yaşıyordu. Bir gün karısı fakirlikten usanıp şikayete başladı. Dünyayı adama zindan etti. Adam kadına diller döktü nasihatler etti, sabrın faziletlerini anlattı fakat nafile kadın dinlemedi, sonunda da ağlayıp gözyaşı dökmeye başladı. Bunun üzerine adam dayanamadı.
- "Ağlamayı bırak bir çare biliyorsan onu söyle." dedi. Kadın fırsatını yakalamıştı biraz daha ağlayıp nazlandıktan sonra :
- "Halifeye git derdini anlat o sana ihsanda bulunur, çünkü halife ihsanda nisan bulutunu geçmiştir fakir fukaranın ümit kapısıdır." dedi.
Adam : - "Yahu hatun iyi diyorsun da koskoca halifenin huzuruna eli boş varılır mı, benim götürecek bir hediyem yok ne götüreyim, o kutlu kişinin huzuruna nasıl varayım?" dedi.
Kadın :
- "Sen halifeye bir testi yağmur suyu götür, çünkü tatlı su çok değerlidir. Halifenin suyu kim bilir nasıl acı ve içilmez bir sudur." dedi.
Bu iş adamın aklına yattı ertesi gün bir testi suyu alarak yollara düştü, günlerce gittikten sonra nihayet halifenin sarayına vardı.
Halifenin mihmandarları adamı karşılayıp güler yüzle tatlı sözler söyleyerek saraya aldılar.
Halifenin sarayı Dicle nehrinin kıyısındaydı. Adam testideki suyu halifeye sundu, sonra getirdiği o suyu öve öve bitiremedi.
Halife suyu teşekkür ederek aldı. Testiyi altınla doldurarak adama geri verdi. Adamlarına :
- "Çöl yolu uzundur bu zavallı adamı Dicle yoluyla, gemiyle gönderin." diye tembihledi.
Halifenin adamları bedeviyi gemiye bindirmek üzere Dicle'nin kenarına götürdüler. Bedevi gürül gürül akan tatlı sulu Dicle'yi görünce mahçup oldu. Halifenin bu ihsanı karşısında hayretler içinde kaldı.
Bedevinin Köpeği
Bir bedevinin çok değer verdiği bir köpeği vardı. Bir gün bu köpek hastalandı can çekişiyordu. Bunu fark eden adam ağlayıp gözyaşı dökmeye başladı. O sırada orada bir dilenci geçiyordu; merek edip sordu :
- "Neden böyle ağlıyosun? Ne oldu? " dedi.
Adam hüzünle cevap verdi :
- "Bir köpeğim vardı, çok akıllı çok marifetli bir köpekti, bak işte şuracıkta, yolun üstünde ölüyor, onun için ağlıyorum." dedi.
Dilenci sordu :
- "Köpeğinin derdi neydi, neden ölüyor?" dedi. Bedevi cevap verdi :
- "Zavallı köpeğim açlıktan ölüyor." dedi.
Bunun üzerine dilenci sordu :
- "Elinde şu dolu dağarcıkta ne var." dedi.
Bedevi :
- "Dün geceden kalan ekmeğim, azığım." dedi.
Dilenci:
- "Madem öyle neden o zavallı köpeğe bir parça ekmek vermedin de şimdi ağlayıp duruyorsun." dedi.
Bedevi :
- "Ekmeği insana kimse bedava vermiyor, fakat gördüğün gibi gözyaşı dökmek bedava... Onun için bırak da doya doya ağlayayım." dedi.
Bekçiden Kaçan Aşık
Aşığın biri bir bekçiden korkarak kaçıp bilmediği bir bağa girdi. Tanımadığı bu yerde bir hayli meşakkat çekerek yürüdü. Meğer aşık olup aşkıyla tam sekiz yıldır yanıp tutuştuğu sevgilisi o bağda değilmiymiş...
Aşık yıllardır aşık olduğu bu dünya güzelinin gölgesini bile görmeye imkan bulamamıştı. Günler, aylar boyu ağlamış yalvarmıştı fakat nafile...
Bekçinin korkusundan o gece vakti koşarak bağa giren aşık sevgilisini karşısında görünce şaşırdı. O bağda geçmekte olan ırmağa yüzüğünü düşürmüş olan sevgili elinde fener yüzüğünü arıyordu.
Aşık sevgilisini görünce kendisini korkutan sıkıntılara düşüren bekçiye hayır dualar etti durdu.
* İsteneni isteyenlerin gözüyle gör...