Site Anasayfa Coğrafya'ya Giriş Türkiye Ekonomik Coğrafyası Türkiye Fiziki Coğrafyası Harita Bilgisi Coğrafya Animasyonları
Genel Coğrafya Toprak Coğrafyası Küresel Isınma Konuları Genel Fiziki Coğrafya İllerimiz İngilizce Tanıtım Coğrafya Videoları
Coğrafi Bilgi Sistemi Nüfus ve Yerleşme Tarih Ders Konuları İlahi Dinle Türkçe - Edebiyat Konuları Örgü - Dantel İşleri
Site ArşiviHaber BülteniCoğrafya Ders KonularıFlash OyunlarDini AnimasyonlarKur'an-ı Kerim Dinle

Osmancık - Tarık BUĞRA

3.6.2008 · Kategori: Yazilar Hikayeler

ROMANIN ADI: Osmancık
YAZARI:            Tarık BUĞRA

SAYFA:           350
BASIM YERİ - YILI: İstanbul – 2004

YAYINEVİ:            Ötüken Kitabevi

Osman Gazi Hân, ölüm döşeğinde; Allah’tan mehil istiyor, Bursa’nın fetih müjdesini alabilmek için. O, tâ bahardan badem ağaçlarının çiçeğe durduğu günden seçmiştir ölümü: “Oğul, ben öldüğüm vakit, beni Bursa’da şu gümüşlü kubbenin altına koy!” Osman gazi’nin, oğlu Orhan Beğ’ e vasiyetidir bu. Bu, O’nun soy sop ülküsü yaptığı rüyasının gerçekleşmesi demektir. Ancak, o zaman gülümseyerek “hoş geldin, hoşnutluk getirdin” diyebilecektir ölüme. Son göçe, tek başına çıkılan yolculuğa hazırlanan Osman Gazi Hân, şimdi, hayatı boyunca dinlediklerini, gördüklerini, deliliklerini, durulup arınışını, büyük yörüngeye oturuşunu; yerleri, halleri, kişileri ve büyük ülküsünün adım adım gerçekleşmesini hatırlamamaktadır. O, şimdi Uludağ’dan da büyük bir hatıralar dağıdır.

Osmancık’ın çocukluğu, herhangi bir çocukluktan farksızdır. Gençliği de öyle… Ele avuca sığmaz; nerede çalgı, orada kalgı günleri. Gücünün, kuvvetinin sahibi değildir; aksine gücü kuvveti, onun sahibidir. Kılıçta ve yayda üstünleştikçe değil meydan okumaya, bir yan bakışa bile katlanamaz olur. Gururu için yaşamaktadır. Babası Ertuğrul Beğ, bir müddet Osmancık’ı takip eder, öğütler verir. Fakat sonradan onu kendi haline bırakır. Öteki oğlu Gündüz Beğ’ e önem vermeğe başlar. Osmancık, ağasını kıskanacak yerde rahatlamış ve mutlu olmuştur. Azâd edilmiş sayar kendini ve keyfince yaşamaya başlar. Tâ ki Şeyh Ede Balı ile tanışıncaya kadar. Domaniç temmuzlarından birinde, Sivrikaya’ da Osmancık, Ede Balı ile karşılaşır. Gökte ay ve yıldızlar… Osmancık, yıldızlara bakarak “dünya ne kadar büyük!” diyor. Osmancık’ı gizliden gizliye takip eden Ede Balı: Dünya’yı bize büyük gösteren bizim küçüklüğümüz oğul! Hırsımız, sabırsızlığımız, bencilliğimiz. Önce bu yüzden küçülüyor sonra da Dünya’yı çok büyük görüyoruz, der ve ilave eder: dünya bir ömür için, bir TEK İNSAN için büyüktür. Bir soy için değil; bir soyun benimseyeceği, bir soya benimsetilecek bir amaç, bir inanç, bir ülkü için değil!

Osmancık’ın kafası ve ruhu altüst olmuştur. Öfkelenir, Ede Balı’ ya saygıda kusur eder. Ertuğrul Gazi, oğluna “Ede Balı’ ya sakın karşı gelme; bana karşı gel, ona gelme. Ede Balı soyumuzun ışığıdır” diye tembih eder. Osmancık, Ede Balı’nın tekkesine gittiği bir gün Malhun Hâtun’u görür ve ona âşık olur. Töresince istetir. Ede Balı kızını vermez: Halleri müsavi değil, diye… Bundan sonra Osmancık için değişim ve arayış dönemi başlar.

Yine tekkeye misafir olduğu bir gün, rüyasında Ede Balı’nın göğsünden çıkan bir ayın kendi göğsüne girdiğini, sonra bir çınar ağacı şeklinde dünyaya dal budak saldığını görür. Dört yana rahmet ve nur yağdıran bir çınar ağacıdır. Rüyanın tabirine göre, bu ay Malhun Hâtun, bu çınar ağacı ise Osmancık’ın kuracağı devlettir. Osmancık artık değişmektedir. Kılıcını, yayını, topuzunu kendisi için değil, soyu sopu için, soyunun amacı için kullanmaktadır. Sonunda Ede Balı kızını Osmancık’a verir. Sade bir törenle evlenirler. Osmancık, artık yaşlanmış ola babası Ertuğrul Gazi’nin yerine bey seçilir.

Osman Bey, ilk iş olarak civardaki Türk boylarını birleştirir. Kendi buyruğunda ve hepsinin rızalarını alarak… Domaniç ve civarı dar gelmeye başlamıştır. Her gün yeni topraklar alınır, kaleler düşürülür yeni gelenler, tâ Orta Asya’dan ve daha yakın yerlerden gelenler, bu topraklara yerleştirilir. Savaş, akın, ganimetin paylaşılması, yerleşme biçimi, doğumlar, evlenmeler, dostluk ve düşmanlıklar her şey bir düzene bağlanmıştır. Herkes nefsini ve bencilliğini yok etmiştir; başkalarını, soylarının geleceğini düşünmektedirler. Pazar yerlerinin emniyeti sağlanmıştır. Yöredeki herkes ( Rumlar dahil; Osman Bey’e tâbi olan herkes ) hayatından, ırzından, malından emindir. Bu günlerde Osman Bey’in anası Cankız, ardından da 90 yaşındaki Ertuğrul Gazi vefat ederler. Orhan dünyaya gelir.

Bütün bu olup bitenler sırasında Osman Bey’ in önemli meselelerinden birisi amcası Dündar Bey’dir. Dündar Bey, ağabeyi Ertuğrul Gazi’den sonra beyliğin kendisinin hakkı olduğunu düşünüyor, Osman Bey’i kıskanıyor ve bozgunculuk ediyordu. Osman Bey, saygısını bir an bile ihmal etmeden, amcasını uyarıyordu. Hatta bir gün Dündar Bey’e: Elin öperim amca, dizin öperim amca. De ki davarın güdeyim, odunun kırayım amca. Amma ki beyliğime eller taş atsın ki beyliğimi korumam zor olmasın. Ben bunda akıl isterim, rey isterim, ışık isterim.Yanılırsam doğruyu isterim. Ben bunda takaza istemem, dokunç istemem, kakınç istemem demiştir. Dündar Bey aldırmaz, bildiğince devam eder. Düşman üstüne ılgar eden savaşçıları geri çağırır. Osman Bey, bir yay darbesiyle amcası Dündar Bey’i düşürür.

Osman Bey’in ikinci oğlu Alaeddin dünyaya gelir. Mihail Kosses Müslüman olur. Töreye bağlılık şuuru, zayıfa yardım fazileti, din uğrunda göz kırpmadan ölüme gitme heyecanı Mihail’ i Abdullah yapmıştır.

İnegöl, Yarhisar, Aydos, Bilecik, İznik kaleleri alınır. Zaman, geçip gitmektedir; Osman Bey’e rağmen… Alaeddin bile at bitmektedir artık. Orhan Bey, Yarhisar tekfürünün kızı Holofira ile evlenir. Holofira’nın rızası, arzusu, isteği ve aşkı ile… Osman Bey, gelininin adını Nilüfer olarak değiştirir. Müslüman olan Nilüfer, Osman Bey’e torunlar, Orhan Bey’e oğullar verecektir; Murat’ı verecektir… Selçuklu Sultanı, bir fermanla Osman Bey’in hanlığını tebasına duyurur. Artık Cuma namazlarında hutbe Osman Han adına okunmaktadır.

Şeyh Ede Balı rahmet-i rahmân’a kavuşur. Orhan yavaş yavaş pişmekte, olgunlaşmaktadır. Hem gazada hem yönetimde. Osman Gazi Hân’ın etrafı boşalıyor. Baba dostları, yola beraber çıktığı yoldaşları birer birer ahrete intikal ediyorlar. Malhun Hâtun da vefat ediyor. Osman Gazi Hân, hasta yatağında, iki aydır yatmaktadır. Kulakları nal seslerinde, Bursa’nın fetih müjdesini bekliyor. Derken ,müjdelerin hası, nal sesleri… Sungur dışarı fırlıyor ve göz açıp kapayıncaya kadar da geri dönüyor. Nefes nefesedir: Gözün aydın Hânım! Bursa bizimdir! Osmancık, Osman Bey, Osman gazi Hân; babası Ertuğrul Gazi’ye, şeyhi ve kayınpederi Ede Balı’ ya, kendinden önce giden baba dostlarına, yoldaşlarına ve Zümrüdü Ankası Malhun Hâtun’a mülâki olmak için gözlerini yumuyor. Mesut ve huzurlu… ALAMLERİMİZDEN SEFER EYLER OSMAN GAZİ HAN; BİR GARİP YOLCU GİBİ…

ROMAN KİŞİLERİ:

Osman Bey: Osmanlı Devleti’nin kurucusu. Bileği ve yüreği kuvvetli, âdil, nefsini yenmiş; kendini, soyuna ve soyunun ülküsüne adamış; dindar, neyzen, cömert, ahlaklı, dünya malına kayıtsız, yoksul, ataya ve anaya son derce saygılı, eşi bulunmaz baba;vefalı, muhabbetli, karısına deliler gibi aşık bir koca… Osmancık, Osman Bey, Osman Gazi Hân Uludağ’dan da büyük bir hatıralar dağı… Ve Hâdis-i Şerif’in sıfatlandırdığı gibi: Tam bir garip yolcu.

Şeyh Edebali: Osmancık’ın kayınpederi. Devletin mimarı. Allah aşkı ve Kur’an adaletini temsil eden büyük mürebbi.

Malhun Hâtun: Ede Balı’nın kızı, Osman Bey’in hanımı, Zümrüdü Ankası, Güzelliği, hanımlığı, anneliği ile bir timsal.

Orhan Bey: Osman Gazi Hân’ın büyük oğlu. Babası ve dedesi Ede Balı’nın manevi mirasçısı. Bursa fatihi.

Nilüfer: Asıl adı Holofira. Osman Gazi’nin “Nilüferleri pek andırır” dediği bir Rum kızı. Orhan Bey’in hanımı. Aşkı ve İslamı seçmiş ve buna layık olmuş bir güzeller güzeli.

Ertuğrul Bey: Osman Gazi Hân’ın babası. Osman’ı yetiştiren adam. Orta Asya’yı, Söğüd’e şahsında ve şahsiyetinde taşıyan insan.

Cankız: Osman Gazi’nin annesi.

Dündar Bey: Osman Gazi’nin amcası

Mihail Koses: Sonradan Müslüman ve Abdullah olan bir Rum.

Sungur, Akça Koca, Gazi Rahman, Derviş Uruz, Şeyh Mahmut, Ak Temür: Osman Gazi ve Ertuğrul Bey’ in silah ve gönül dostları;

ROMAN MEKANI: Romanın büyük bölümü Osmancık’ın çocukluğunu ve gençliğini geçirdiği Söğüt’te ve Domaniç’te geçmektedir.Buraları aynı zamanda beyliğin ilk merkezidir. Beyliğin büyümesi ve buna bağlı olarak beyliğin merkezinin değişmesi ile romanda mekan sürekli değişmektedir.

ROMAN ZAMANI: Romanda olay süresi Osman Bey’in yaşamı boyunca geçen süreyi kapsamaktadır. Romanda Osman Bey’in doğumu ve ölümü ilgili tam bir bilgi olmadığından geçen süre bilinmemektedir.

ROMANDA OLAY: Roman, Osman Bey’ in yaşadıklarını, gördüklerini anlatmaktadır. Dünyaya sımsıkı bağlı olan bir insanın dünyada garip bir yolcu haline gelmesini anlatmaktadır. Cîhan devletini kuran irâde, şuûr ve karakteri anlatmaktadır.

ROMANDA ÜSLÛP: Yazar romanda çok sade bir dil kullanmış, anlaşılmayan kelimelerden kaçınmıştır. Romanda yöresel ağzı bozmaması kullanılan sade dili bozmamış aksine romana akıcılık kazandırmaktadır. Ayrıca Şeyh Ede Balı gibi büyük bir şeyhin o insanı alıp başka dünyalara götüren sözleri insanı kitaba iyice bağlamaktadır.

ROMANIN ANAFİKRİNİN TESPİTİ: Yazar, tarih boyunca görülmemiş bir devleti yani Osmanlı gibi bir cihan devletini kuran iradeyi, bu iradenin yaşadıklarını ve bu iradeyi yetiştiren insanları anlatmıştır.

Mevlana'dan Hikâyeler 1

27.5.2008 · Kategori: Yazilar Hikayeler

Şeyban-ı Rai'nin Hikayesi

 

Şeyban-ı Raî koyun sürüleri güderdi. Cuma günleri cuma namazına gideceği zaman koyunların etrafında bir daire çizer öyle namaza giderdi.

Kurtlar bu çizilen daireden içeriye girerek koyunlara zarar veremedikleri gibi koyunlar da bu çizgiden dışarı çıkmazlardı.

 

Adam Ve Su

 

Su pis bir adama:

- "Ey pis adam koş bana gel ki seni temizleyeyim." dedi.

Pis adam:

- "Sudan utanıyorum." dedi.

Su bunun üzerine:

- "Eğer utanırsan nasıl temizleneceksin, bu pislik benim dışımda nasıl temizlenir." dedi.

* Gönül ten havuzunda çamura bulandı, ama ten gönül havuzunda temizlendi.
* Ten deniziyle gönül denizi birbirine bitişiktir, fakat aralarında bir berzah - bir aralık - vardır, birbirlerine kavuşmazlar.

 

Güvercin


Bir gün uyuyordum. Hava çok güzeldi ve serin bir rüzgar esiyordu, ben de o serinlikte dalmış uyukluyordum. Bu sırada meşe ağacına boz renkli bir güvercin konmuştu. O güzel güvercin beni çağırıncaya kadar öylece kalmışım.

Uyandığımda güvercin güzel güzel ötüyor, bu ötüşlerle ağlayıp duruyordu. Eğer o ağlamaya başlamadan ben ağlamaya başlasaydım, sevgimden feryat edip dursaydım, pişman olmaz, teselli bulurdum. Fakat ne fayda ki o benden önce ağlamaya başladı, beni de ağlattı.

Düşündüm ki fazilet bu işe ön ayak olandadır.


Allah'ı (c.c) Zikretmenin Karşılığı


Adamın biri her zaman "Allak Allah" diye zikreder bu zikirden dolayı ağzı bal yemiş gibi tatlanırdı.

Bir gün şeytan gelip :

- "Ne durmadan Allah Allah deyip duruyorsun bunca zamandır Allah demene karşılık bir kerecik olsun Allah (c.c) "lebbeyk kulum." dedi mi sana... Hiç sende utanma sıkılma yok mu? Daha ne kadar Allah deyip duracaksın?" dedi.

Bunun üzerine adam utandı sıkıldı zikri bıraktı. Gönlü kırılmış bir halde yattı uyudu.

Rüyasında Hz. Hızır'ı gördü. Hızır ona :

- "Neden yaptığın güzel işi terk ettin "Allah Allah" diye zikretmeyi bıraktın." dedi.

Adam :

- "Yaptığım onca zikre karşılık verilmedi. "lebbeyk-buyur-" sesi gelmedi. Kapıdan kovulmaktan korktum." dedi.

Bunun üzerine Hz. Hızır :

- "Senin Allah demen, Allah'ın (c.c) lebbeyk kulum - buyur kulum - demesidir. Allah (c.c) isminin zikrini herkese nasip eder mi, bunu sana nasip etmesi az şey mi?. dedi.

 

Anasını Öldüren Kişi


Adamın biri bir gün anasını hançerleyerek öldürdü. Bunun üzerine halk başına toplanıp başladılar onu azarlamaya :

- "Ananı niçin öldürdün, ne hayırsız evlatsın!.." demeye başladılar.

Adam cevap verdi :

- "Anam çok çirkin bir iş yaptı onun için öldürdüm, günahını toprak örtsün." dedi.

Bunun üzerine :

- "Anneni öldüreceğine ona musallat olan adamı öldürseydin, ananı neden öldürdün?." dediler.

Adam :

- "Her gün başka birini öldüreceğime sadece bir kişiyi öldürdüm." dedi. "Kötülüğün kaynağını kuruttum." demek sistedi..

* Bil ki kötü huylu ana, fesadı her tarafta açık olan nefsindir...


Annenin Nasihatı

 

Bir anne çocuğuna:

- "Geceleyin mezarlıkta yahut da korkulu bir yerden geçerken gözüne bir hayal görünürse sakın korkma. Yüreğini sağlam tut, üstüne saldır. O zaman onun kaçtığını göreceksin." dedi.

Çocuk düşünmeden şöyle söylendi.

- "Sevgili anneciğim güzel söylüyorsun da ya o hayaletin annesi de senin söylediklerini ona söylemişse, ben ona saldırınca o da gırtlağıma sarılırsa ben o zaman ne yapacağım." dedi.

 

Aptal Aşığın Hali

 

Ahmak bir aşık sevgilisine tenha bir yerde ulaşınca, onu hemencecik sarıp öpmeye kalkıştı ...

O dünyalar güzeli sevgili geri geri çekilerek o aptal aşığı azarladı .

- "Küstahlık etme, edebsizliğin, hayasızlğın lüzumu yok, aklını başına topla!.." diye bağırdı.

Aşık bunun üzerine şaşırıp kaldı.

- "Burası ıssız tenha bir yer ikimiz yapayalnızız in yok cin yok, su ortada duruyor, suyun başında da benim gibi çılgın bir susuz, artık nasıl sabredebilirim.

Görüyorum ki hafif hafif esen aşk rüzgarından başka bir şey yok, vuslatımıza kim mani olabilir, kim halimizden haberdar olabilir." dedi.

Sevgili sesini daha da yükselterek aşığını iyice azarladı :

- "A!.. akılsız aşık.. Meğer sen aşık değil budalanın tekiymişsin. Sen bilmiyor musun ki her hareket edeni bir hareket ettiren vardır. Rüzgarı esiyor gördün mü, bil ki onu bir estiren bir harekete getiren var. O da her şeyi Yaradan Yüce Allah'tır!.." dedi.

 

Aptal Kuşun Başına Gelenler


Aptal bir kuş bir çayırlığa gitti. Orada bir avcı tuzak kurmuş, tuzağın içine de birkaç tane serperek bir kenarda yaprakların , otların arasına gizlenmiş bekliyordu.

Kuçcağız gelerek onun etrafında dolaşmaya başladı, adamın böyle yapraklara sarınması tuhafına gitti.

- "Sen kimsin? Neden böyle yeşiller giyinmişsin, böyle tenha bir yerde bekliyorsun, vahşi hayvanlardan korkmuyor musun?" diye sordu.

Adam :

- "Ben bir zahidim. Dünyadan elimi, eteğimi çektim, böyle tenha bir yerde; otlarla yapraklara belenerek kanaat edip gidiyorum." dedi.

Kuş adama bir çok soru sordu adam da ona cevaplar verdi. Nihayet kuşcağız o buğday tanelerini gördü.

- "Bunlar kimindir?" dedi.

Adam :

- "Bunlar bana kimsesi olmayan bir yetimin emanetidir." dedi.

Kuş :

- "Çok açım müsaade edersen bunlardan yiyip karnımı doyurayım, çünkü benim zaruretim var zaruri hallerde de leş yemek bile mübah olur." dedi.

Adam :

- "Bu buğdayları bana, beni emin bildikleri için emanet ettiler, yetim malı helal olmaz." dedi.

Kuş çok açtı :

- "Ey zahit kişi müsaade et de şu buğdaydan yiyeyim, karnımı doyurayım." dedi.

- "Zaruret hakkında kendine bir fetva uydurdun, eğer gerçekten öyle suçlu olursun, hatta zaruretin bile olsa çekinmen, haramdan sakınman daha iyidir." dedi.

Kuşun artık dayanmaya takati kalmamıştı, büyük bir iştahla buğdaylara hücum etti, onları yemeğe başladı. Başladı başlamasına lakin tuzağa da yakalandı. Kurtulmak için çırpınırken kendi kendine :

- "Sahtekarların, yalancıların efsunlarına kananın hali böyle olur." diyordu.

Bunu duyan adam :

- "Hayır öyle değil, haksız yere yetim malını yiyen, gözlerini hırs bürümüşlerin layığı budur." dedi.

 

Aradan Perde Kalkınca

 

Çinliler kendilerine güvenerek Rumlara karşı övündüler:

"Resim sanatında dünyada bizden daha üstünü yoktur." dediler.

Buna karşılık Rumlar da:

"Hayır bu iddianız doğru değildir, biz daha mahir kişileriz." dediler. Bu iddialar adil bir padişahın kulağına gitti. Padişah:

"Ben sizi imtihan edeceğim, bakalım hanginizin dediği doğru." dedi.

Çinliler de Rum diyarının ressamları da hazırlandılar.

Çinli ressamlar:

"Bize bir oda verin, bir odada siz alın, her birimiz burada hünerlerimizi sergileyelim, işimiz bitince padişah gelsin baksın ve kimin daha üstün olduğuna karar versin." dediler.

Kapılar karşı karşıya iki odadan birini Çinli ressamlara diğerini Rum diyarının ressamlarına verdiler.

Çinliler padişahtan yüz türlü boya istediler. Padişah bunun üzerine hazinesini açtı.

Çinlilere her sabah hazineden boyalar verilmekte onlar da bu boyalarla çeşitli resimler süsler yapmaktaydı.

Rum ressamları ise:

"Pas giderilmeden ne boya işe yarar ne de resim." diye düşünüyorlar ha bire her yeri cilalayıp duruyorlardı.

Rum diyarının ressamları bu düşünceyle günlerce duvarları cilalayıp durdular... Sonunda her yer pırıl pırıl oldu. Gökyüzü gibi berrak bir hal aldı.

Nihayet Çinli ressamlar işlerini bitirdiler. Hepsi de yaptıklarından emindi ve yaptıkları bu güzel işten dolayı çok sevinçliydiler.

Padişaha haber verildi. Padişah gelerek önce Çinli ressamların resim yapıp süsledikleri odaya girdi, resimleri gördü, bütün yapılanlar fevkalade şeylerdi. Çinli ressamların yaptıklarını beğenerek takdir eden padişah buradan çıkarak Rum diyarının ressamlarının bulundukları odaya girdi. Bir Rum ressam Çinli ressamların resim yaptıkları odayı görmeye mani olan aradaki perdeyi kaldırdı. Çinli ressamların yaptıkları süsler ve resimler bu odanın cilalanmış duvarlarına yansıdı. O odada ne varsa burada da öyle daha güzel ve daha parlak bir biçimde görünmeye başladı.

Rum diyarının ressamlarının bulundukları oda dille tarifi mümkün olmayan bir haldeydi ve bu haliyle Çinli ressamların odasından binlerce defa daha güzeldi. Böylece Rum diyarının ressamları bu imtihanı kazanmış oldular.


Aslan Payı


Bir gün bir aslan, bir kurt ve bir tilki birlikte avlanmak üzere sözleşerek dağlarda dolaşmaya başladılar. Birbirlerine yardım edecek böylece bol bol av hayvanı yakalayacaklardı.

Gerçi bu iş aslanın ağrına gidiyor, onlarla avlanmaktan utanıyordu lakin sabrediyordu.

Üçü birden dolaşarak uzun süre avlandılar, derken bir yaban öküzü , bir dağ keçisi bir de semiz tavşan avladılar. Dolaşarak bir su başına geldiler, uzun süre dolaşmış yorulmuşlardı. Oturdular. Aslan :

- "Ey kurt bu avladığımız hayvanları adaletli bir şekilde paylaştır, adaleti yeniden ihya et." dedi.

Kurt kalktı kendinden son derece emin adımlarla yürüdü: Yaban öküzünü aldı aslanın önüne bıraktı :

- "Efendimiz, dedi. Siz bizim efendimizsiniz ayrıca yaban öküzü de büyük ve iri siz de; onun için yaban öküzü sizin hakkınız.

Keçi orta boyda ve orta irilikte onun için o da bana düşer onu da ben alıyorum.

En küçüğümüz tilki olduğuna göre tavşan da onun hakkıdır." dedi.

Bu paylaştırma karşısında aslan kızarak kükredi.

- "Ey kurt ben iyice anlamadım bir daha söyle bakayım, ne dedin? Ey kendini bilmez eşek yaklaş bakalım." dedi ve bir pençe vurarak kurdu parçaladı. Tilkiye döndü.

- "Ey tilki bu avları sen adaletli bir şekilde paylaştır." dedi.

Tilki önce aslanın önünde secde etti; sonra :

- "Bu semiz öküz siz efendimizin kuşluk yemeği bunu kuşluk vakti yersiniz.

Keçi, siz büyük kralımızın öğle yemeği için güzel bir yahni olur, onu da öğle vakti yersiniz.

Tavşana gelince; o da size akşam yemeği olur onu akşam afiyetle yersiniz." dedi.

Aslan sevinerek haykırdı :

- "Ey tilki çok adil davrandın çok güzel bir şekilde pay etme işini hallettin. söyle bakalım böylesine güzel payetmeyi kimden öğrendin?" dedi.

Tilki fark ettirmeden her ihtimale karşı birkaç adım uzaklaştı sonra kurnaz kurnaz gülerek cevap verdi.

- "Kurdun başına gelenlerden" dedi.


Aslan İle Tavşan


Güzel bir vadideki av hayvanları aslanın korkusundan ıstırap içindeydiler. Toplanıp bir araya geldiler :

- "Varalım aslana teklif edelim, onun günlük yiyeceğini gönderelim. O da bizi avlamaktan vazgeçsin." dediler.

Aslanın huzuruna gidip durumu söylediler. Aslan :

- "Eğer hile yapmayacağınızı sözünüzde duracağınıza emin olsam buna razı olurum. Fakat ben size güvenmiyorum, onun için de kendi rızkımı kendim arayacağım, avlanmaya devam edeceğim." dedi.

Hayvanlar aslanın huzurunda sözler verip yeminler ettiler, bin bir diller dökerek aslanı sonunda razı ettiler.

Her gün kura çekiliyordu kime isabet ederse o aslana kendi ayağıyla gidip teslim oluyor, diğerleri de böylece rahat ediyordu.

Tilki, geyik, çakal derken sıra tavşana geldi. Tavşana sıra gelince de tavşan yan çizmeye :

- "Bu zulüm daha ne kadar sürecek." demeğe başladı. Diğer hayvanlar toplanıp :

- " Yapma etme, bu kadar zamandır sözümüzde durduk yeminimizi tuttuk. Eğer sen bunu bozarsan aslan hepimizi perişan eder." dediler.

Tavşan :

- "Siz merak etmeyin ben aslana öyle bir oyun oynayacağım ki ebediyen ondan kurtulacağız. Yeter ki siz bana güvenin." dedi.

Diğer hayvanlar tavşanın ne yapacağını aslana nasıl bir oyun oynayacağını merak edip öğrenmek için çok çalıştılar. Fakat tavşan onlara sırrını söylemedi.

Bir hayli geciktikten sonra aslanın huzuruna vardı. Aslan acıkmış, hayvanların sözlerini tutmadıklarını, anlaşmayı bozduklarını düşünerek kızmış kükreyerek pençesiyle yeri kazıp duruyordu. Tavşanın yavaş yavaş geldiğini görünce iyice sinirlendi :

- "Bre neredesin neden geciktin!.." diye çıkıştı.

Tavşan :

- "Efendimiz eğer dinlemek lütfunda bulunursanız gecikmemin çok mühim bir sebebi var arz edeyim." dedi.

Aslan daha da sinirlendi:

- "Ahmağın özrü kabahatinden büyük olur, nasıl bu kadar gecikirsin?" diye kükredi.

Tavşan yumuşak yumuşak yalvararak aslanı mazeretini dinlemeye razı etti. Sonunda aslan :

- "Söyle bakalım neden geciktin?" diyerek sordu.

Tavşan söze başladı :

- "Efendim sabahın seher vakti yola çıktım yanımda da benden daha şişman etli tam ağzınıza layık bir tavşan arkadaşım daha vardı. Yolda gelirken bir aslan yolumuzu kesti biz yalvardık yakardık : "Yapma biz efendimiz kralımızın yemeğiyiz ona gidiyoruz bizi yolumuzdan alıkoyup geciktirme." dedik , dinlemedi.

- "Sizin padişah dediğiniz de kim oluyor o benim ayağımın tozu bile olamaz." diyerek size hakaretlerde bulundu. Arkadaşımı yakaladı ben de kaçarak izimi kaybettirip, gelene kadar zaman geçti, o yüzden geciktim." dedi.

Bunu duyan aslanın aklı başından gitti :

- "Çabuk beni o kendini bilmezin yanına götür." diye kükredi.

Tavşan önde, aslan arkada bir hayli zaman yürüdüler. Büyük ve derin bir kuyuya yaklaştıklarında tavşan geri kalmaya başladı. Bunu gören aslan iyice sinirlendi :

- "Neden geride kalıyorsun ilerle yanıma gel." diye emretti.

Tavşan :

- "Yüce sultanım o zalim aslan şu ilerdeki kuyuda yaşıyor korkumdan yürüyemiyorum ayaklarım tutmaz oldu." dedi.

Bunu duyan aslan tavşana :

- "Ben senin yanındayım korkma, yürü bak bakalım o kendini bilmez orada mı?" dedi.

Tavşan :

- "Ben bir kere onun zulmünü gördüm onun için korkumdan gözümü açıp oraya bakamam. Ancak beni kucağınıza alırsanız bakabilirim." dedi.

Bunun üzerine aslan : Tavşanı kucağına alıp kuyunun başına gitti. Bakınca ne görsün heybetli bir aslan kucağında şişman bir tavşanla kuyunun dibinde durmuyor mu.. Aslan bütün gücüyle kükreyerek elindeki tavşanı bir kenara fırlatıp kuyuya atladı. Boğulup gitti. Suda görünen aksini başka biri, gerçek bir aslan sanmıştı.

Böylece tavşanın tuzağına düşen aslanın zulmünden bütün hayvanlar kurtulmuş oldu.

 

Ateşe Atılan Çocuk


Yahudiler için de - daha önce hikayesi geçen padişahın soyundan - zalim bir padişah çıktı İsa dininde olanlara zulme başladı. Büyük bir ateş yaktırarak yanına bir put dikti ve puta secde etmeyeni ateşe atmaya başladı.

Kucağında çocuğuyla bir kadını getirdiler. Çocuğu kucağından alıp ateşe attılar , kadına :

- "Eğer puta secde etmezsen seni de atarız." dediler. Kadın puta yaklaştı secde etmek üzereyken ateşe atılan çocuk ateşin içinden seslendi :

- "Anne sakın bunu yapma, puta secde etme ben burada çok rahatım, Allah'ın nimetlerine nail oldum. Her ne kadar görünüşte bu bir ateşse de bir gül bahçesi... Yüce Allah'ın cenneti.." dedi.

Bunun üzerine başta çocuğun annesi olmak üzere halk kendiliğinden ateşe atlamaya başladı, gelen atladı, gelen atladı. bunu gören padişah utandı yaptığı işten dolayı mahçup oldu, gönlü sıkıldı çünkü halk böylece imanına daha sıkı sıkıya bağlanmıştı.


Ava Giden Avlanır


Bir kuşcağız tenha bir yerde kurtcukları avlamak için bekliyordu. Aniden bir kedi gelerek o kuşu kapıp avladı, bir lokma edip midesine indirdi.

* Her zaman tetikte olmalı... Hiç beklemediğin anda senin hata yapmanı bekleyen nefsin ve şeytanın senin açığını kollamakta... Dikkat et de!.. ava giderken avlanma..

 

Azrail'in Tuhafına Giden Şey

 

Bir gün bir adam koşarak Hz. Süleyman (a.s) huzuruna girdi. Yüzü sararmış, dudakları morarmıştı, adam tir tir titriyordu. Adamın bu halini gören Hz. Süleyman sordu :

- "Sana ne oldu nedir bu halin?" dedi

Adam solu soluğa cevap verdi :

- "Azrail bana çok tuhaf bir nazarla, hatta hışımla baktı. İçime tarifi kabil olmayan bir korku düştü. Sizin adalet kapınıza sığındım." dedi.

Bunu üzerine Hz. Süleyman :

- "Peki şimdi benden ne istiyorsun ne yapayım senin için?" dedi..

Adam :

- "Ey adaletli padişah rüzgara emret beni Hindistan'a götürsün belki oraya gidince Azrail'in hışmından canımı kurtarır, içimdeki bu korkudan kurtulurum." dedi

Hz. Süleyman rüzgara emretti rüzgar da adamı Hindistan'da bir adaya götürdü.

Ertesi gün Hz. Süleyman divan vakti halkı kabule başlayınca Azrail çıkageldi ; Hz. Süleyman bir gün önce olanları ve adamı hatırlayıp sordu :

- "Dün bana bir adam geldi kendisine hışımla baktığını söyledi, bunun sebebi nedir bana söyleyebilir misin? Ey Azrail!..." dedi

Azrail cevap verdi :

- "Ey büyük padişah, ben o adama hışımla bakmadım onu görünce şaşırdım. Çünkü Cenab-ı Rabbül Alemin bana : "Git falan kulumun canını Hindistan'da al." buyurdu. Adamı görünce şaşırdım."Bu adamın yüz tane kanadı olsa yine de Hindistan'a gidemez." diye düşündüm. O yüzden kendisine tuhaf tuhaf ve şaşırmış olarak baktım, fakat Hindistan'a gidince adamı orada görüp daha da şaşırdım ve bana emredildiği gibi adamın canını Hindistan'da aldım." dedi..

Bu dünya zindandır, biz de zindandaki mahpuslarız, zindanı del kendini kurtar...
Eğer insan suretle insan olsaydı, Ahmed'le (s.a.v) Ebu Cehil müsavi olurdu...

 

Aşkın Gücü


Uzun ama güzel bir hikaye...Tavsiye ederim...Hikayeyi okurken şunları göz önüne alarak okuyun :
Buradaki Padişah : Ruhu
Cariye : Nefsi
Cariyeyi tedavi edemeyen hekimler : Sahte Şeyhleri
Cariyeyi tedavi eden hekim ise : Mürşid-i Kamili
Kuyumcu ise : İnsandaki heva ve heves (boş ve lüzumsuz arzular) gibi şeyleri temsil ediyor..

Zamanın birinde bir padişah vardı. Padişah bir gün adamlarıyla ava giderken yolda güzel bir cariye görüp ona aşık oldu.
Onu alıp sarayına getirdi. Fakat bir müddet sonra o güzel cariye hastalandı. Günden güne eriyip tükenmeye başladı. Memleketin en iyi hekimleri cariyenin hastalığına bir çare bulamadılar. Padişah bunu görünce çok üzüldü, günlerce çareler aradı, sağa koştu, sola gitti olmadı. Sonunda bir mescide gidip el açarak dua etti, secdeye kapanarak ağladı. Cariyenin iyileşmesi için yalvardı. Bu sırada uykuya daldı. Rüyasında bir pir gördü; pir ona :
- "Artık üzülme duan kabul oldu. Yarın şehrinize bir yabancı gelecek o bizdendir. Onun yapacağı tedaviyle cariyen iyileşecek." dedi.
Sabah olup güneş doğunca padişah pencereye koşup rüyasında gördüğü piri beklemeye başladı. Uzaktan onun geldiğini görünce kendisi sarayın kapısına koşarak kapıyı açıp piri içeriye aldı. Konuşup görüştükten sonra, padişah pire hastanın hastalığını anlattı. Daha sonra onu hastanın yanına götürdüler...
Hekim önce hastanın yüzüne baktı sonra nabzını saydı. Hastalığın belirtilerini sorup sebeplerini dinledi...
- "Diğer hekimlerin tedavileri iyileştirmek yerine büsbütün harap etmiş hastayı." dedi. Sonra şöyle devam etti.
- "Onların içerden haberleri yok, onun için de hepsinin aklı fikri işin dış yüzünde." dedi.
Hekim hastalığın ne olduğunu anlamıştı, fakat bunu padişaha söylemedi.
Hastanın halinden inlemesinden onun gönül hastası olduğunu hemencecik anlayıverdi. Çünkü hiçbir hastalık gönül derdi gibi değildir.
Hekim durumu anlayınca : "Padişahım, dedi. Herkesi uzaklaştır köşede bucakta kimseler kalmasın ki ben hastayla baş başa kalıp rahat rahat çalışayım, hastanın hastalığını anlayıp ona göre bir tedbir düşüneyim."
Padişah emretti oda boşaltıldı, hastayla hekimden başka kimse kalmadı.
Hekim yaklaşıp hastanın başucuna geldi yumuşak ve tatlı bir sesle :
- "Memleketin neresi, nerelisin? Bana söyle , çünkü her memleketin halkının ilacı başka başkadır. Memleketinde yakın akrabandan kimler var, kime yakınsın? diye sordu.
Hekim elini kızın nabzına koymuştu. Hem soruyor hem de nabzını kontrol ediyordu.
Kız yavaş yavaş hekime bütün olanları anlatıyor, başından ne geçtiyse söylüyordu.
Hekim kızın nabzını tutmuştu ve :
- "Bu kız kimin adını söylediğinde eğer heyecanlanır, nabzı hızlanırsa demekki sevdiği, uğruna hasta olup yataklara düşerek mum gibi eridiği odur." diye düşünüyordu.
Kız önce doğup büyüdüğü memleketi ve oradaki dostlarını sayıp döktü. Fakat nabzında bir değişiklik olmadı.
Hekim : "Doğduğun yerlerden ayrılınca hangi memlekete gittin?" diye sordu.
Bunun üzerine kız bir şehir ismi söyleyip geçti ama ne yüzünün rengi ne de nabzının atışı değişti. Daha sonra sırasıyla götürüldüğü yerleri, şehirleri , görüşüp tanıştığı insanları birer birer sayıp döktü. Lakin halinde bir değişiklik olmadı. Ta ki hekim Semerkant şehrini soruncaya kadar...
Semerkant'ın adı geçince kızın nabzı hızlandı, yüzü ve yanakları kızardı. Çünkü o Semerkant'ta bir kuyuncuya aşıktı ve ondan ayrılmış olmanın ızdırabıyla yanıp tutuşuyordu.
Bunu öğrenen hekim kuyumcunun Semerkant'ın hangi semtinde ve hangi mahallesinde olduğunu sorup öğrendi. Sonra kıza :
- "Ben senin hastalığını ve bu derdin çaresinin ne olduğunu çok iyi anladım. Fakat sen bu bana anlattıklarını sakin başkasına söyleme, hele hele padişaha hiç anlatma..." diyerek tembih etti.
Hastanın yanından ayrılan hekim doğruca padişaha gelip durumu anlattı : "Bu kızcağızın iyileşmesi için o kuyumcuyu getirmekten başka çare yok." dedi.
Bunu duyan padişah hekimin nasihatini canu gönülden kabul etti. Hiç zaman geçirmeden kuyumcuyu davet etmek üzere bir elçi gönderdi... Elçi Semerkand'a varınca doğruca gidip kuyumcuyu buldu. Padişahın gönderdiği hediyeleri takdim eti ve padişahın onu davet ettiğini, eğer gelirse padişahın en yakın adamlarından olacağını çok büyük ihsanlara ve iltifatlara mazhar olacağını söyleyince, kuyumcu zaman kaybetmeden yola koyulup padişahın sarayına en kısa zamanda ulaştı.
Saraya gelen kuyumcuyu hekim alıp padişahın huzuruna götürdü. Padişah kuyumcuya iltifatlar yağdırıp ihsanlarda bulundu. Hazinesini ona teslim etti :
Hekim bunun üzerine : "Ey padişah o cariyeyi bu kuyumcuya ver ki hastalıktan tamamen kurtulup iyileşsin." dedi...
Padişah o ay yüzlü güzeli kendi eliyle kuyumcuya verdi, altı ay murat alıp murat verdiler. Böylece kız tamamen iyileşmiş oldu.
Ondan sonra hekim kuyumcuya bir ilaç hazırladı. İlacı içen kuyumcu hastalanarak günden güne çirkinleşip erimeye başladı. Eski güzelliğinden eser kalmadı.
Kuyumcu böyle günden güne eriyip çirkinleşince kızın gönlü de ondan soğudu, aşkı günden güne azaldı. Bir müddet sonra kuyumcu öldü. Ölünce de kızın aşkı tamamen sona erdi. Böylece o güzeller güzeli o aşktan ve hastalıktan arınıp tertemiz oldu...
Bu cihan bir dağdır, bizim yaptıklarımız ise ses, seslerin aksi yine dönüp bize gelir.

 

Aşık Uyuyunca


Aşığın aşık, sevgilinin sevgili olduğu eski zamanlarda zavallı bir aşık vardı. O vaadinde duran gerçek bir aşıktı. Uzun seneler sevgilisine bağlanmış onun kulu kölesi olmuştu. Nihayet yıllar sonra sevgilisinden bir haber geldi.

Sevgili ona :

- "Gel falan odada gece yarısına kadar bekle gece yarısından sonra sen çağırmadan ben geleceğim." diye ona haber yolladı.

Bunu duyan aşık kurbanlar kesti. Ziyafetler verdi. Söylenen o günde denilen odaya giderek beklemeye başladı.

Gece yarısını geçince sevgili söz verdiği gibi çıkıp geldi. Fakat bu sırada aşık beklemekten usanmış uykuya dalmıştı. Sevgili bunu görünce eteğinden bir parça kesip :

- "Sen çocuksun bunlarla oynarsın." diye birkaç cevizle beraber aşığın cebine koyup gitti.

Aşık neden sonra uykusundan sıçrayıp uyanınca yanında duran etek parçasını ve cebindeki cevizleri gördü, eyvahlar ederek saçını başını yolmaya başladı.

- "Yazıklar olsun, bütün kötülüklerin kaynağı biziz..." diye feryat etti.

 

Bakkal Ve Papağanın Hikayesi


Bir bakkalın renkli güzel sesli ve çok iyi konuşan bir papağanı vardı.

Bu papağan dükkanın adeta bekçiliğini üstlenmişti ; gelenlere güzel nükteler söyleyip, şakalar yapardı.

Tıpkı bir insan gibi konuşmasının yanında ayrıca çok güzel de öterdi.

Bakkal bir gün evine gitmişti. Papağan da her zaman olduğu gibi dükkanı bekliyordu. O sırada bir fareyi kovalayan bir kedi dükkandan içeriye daldı. Korkudan ne yapacağını şaşıran zavallı papağan ordan praya kaçarken gül yağı şişesini devirdi , ortalığı birbirine kattı. Biraz sonra evinden dönen dükkan sahibi durumu görünce çok kızdı ve kızgınlıkla papağanın başına vurdu. Vurunca da olan oldu papağanın dili tutuldu, başındaki tüyler döküldü. Zavallı başı kel oldu. Günler geçti fakat papağan bir türlü konuşmadı.

Bakkal yaptığına bin pişman oldu. Ah vah ederek saçını sakalını yoldu.

"Elim kırılsaydı da zavallı kuşa vurmasaydım." diye kendi kendine söyleniyor, kuşu yeniden dile gelsin diye yoksullara sadakalar veriyordu. Aradan üç gün üç gece geçti, fakat kuş hiç konuşmadı. Bakkal bu kuş artık konuşmayacak diyerek üzüntüyle kara kara düşünüyordu. O sırada başı kabak gibi tamamen tüysüz biri geçiyordu. Bunu gören papağan hemen dile gelerek konuşmaya başladı :

- "Ey kel neden öyle kel oldun, yoksa sen de mi gül yağı şişesini döktün?" diye seslendi. Bunu duyan herkes gülmeye başladı. Çünkü papağan gördüğü bu adamın da kendisi gibi gül yağı şişesini devirip kırdığını, bu yüzden sahibinin onunda başına vurarak saçlarının dökülmesine sebep olduğunu sanmıştı..

Her iki arı da aynı çiçeğe kondu, aynı yerden beslendi. Birinin yediği bal, diğerinin ki zehir oldu...

 

Bedevi'nin Armağanı


Zamanın birinde cömertliği dillere destan bir halife vardı. O kadar cömertti ki yaptığı bağış ve ihsanların haddi hesabı yoktu. Bu halifenin devrinde son derece fakir bir bedevi bir çölde karısıyla birlikte yaşıyordu. Bir gün karısı fakirlikten usanıp şikayete başladı. Dünyayı adama zindan etti. Adam kadına diller döktü nasihatler etti, sabrın faziletlerini anlattı fakat nafile kadın dinlemedi, sonunda da ağlayıp gözyaşı dökmeye başladı. Bunun üzerine adam dayanamadı.

- "Ağlamayı bırak bir çare biliyorsan onu söyle." dedi. Kadın fırsatını yakalamıştı biraz daha ağlayıp nazlandıktan sonra :

- "Halifeye git derdini anlat o sana ihsanda bulunur, çünkü halife ihsanda nisan bulutunu geçmiştir fakir fukaranın ümit kapısıdır." dedi.

Adam : - "Yahu hatun iyi diyorsun da koskoca halifenin huzuruna eli boş varılır mı, benim götürecek bir hediyem yok ne götüreyim, o kutlu kişinin huzuruna nasıl varayım?" dedi.

Kadın :

- "Sen halifeye bir testi yağmur suyu götür, çünkü tatlı su çok değerlidir. Halifenin suyu kim bilir nasıl acı ve içilmez bir sudur." dedi.

Bu iş adamın aklına yattı ertesi gün bir testi suyu alarak yollara düştü, günlerce gittikten sonra nihayet halifenin sarayına vardı.

Halifenin mihmandarları adamı karşılayıp güler yüzle tatlı sözler söyleyerek saraya aldılar.

Halifenin sarayı Dicle nehrinin kıyısındaydı. Adam testideki suyu halifeye sundu, sonra getirdiği o suyu öve öve bitiremedi.

Halife suyu teşekkür ederek aldı. Testiyi altınla doldurarak adama geri verdi. Adamlarına :

- "Çöl yolu uzundur bu zavallı adamı Dicle yoluyla, gemiyle gönderin." diye tembihledi.

Halifenin adamları bedeviyi gemiye bindirmek üzere Dicle'nin kenarına götürdüler. Bedevi gürül gürül akan tatlı sulu Dicle'yi görünce mahçup oldu. Halifenin bu ihsanı karşısında hayretler içinde kaldı.

 

Bedevinin Köpeği


Bir bedevinin çok değer verdiği bir köpeği vardı. Bir gün bu köpek hastalandı can çekişiyordu. Bunu fark eden adam ağlayıp gözyaşı dökmeye başladı. O sırada orada bir dilenci geçiyordu; merek edip sordu :

- "Neden böyle ağlıyosun? Ne oldu? " dedi.

Adam hüzünle cevap verdi :

- "Bir köpeğim vardı, çok akıllı çok marifetli bir köpekti, bak işte şuracıkta, yolun üstünde ölüyor, onun için ağlıyorum." dedi.

Dilenci sordu :

- "Köpeğinin derdi neydi, neden ölüyor?" dedi. Bedevi cevap verdi :

- "Zavallı köpeğim açlıktan ölüyor." dedi.

Bunun üzerine dilenci sordu :

- "Elinde şu dolu dağarcıkta ne var." dedi.

Bedevi :

- "Dün geceden kalan ekmeğim, azığım." dedi.

Dilenci:

- "Madem öyle neden o zavallı köpeğe bir parça ekmek vermedin de şimdi ağlayıp duruyorsun." dedi.

Bedevi :

- "Ekmeği insana kimse bedava vermiyor, fakat gördüğün gibi gözyaşı dökmek bedava... Onun için bırak da doya doya ağlayayım." dedi.


Bekçiden Kaçan Aşık


Aşığın biri bir bekçiden korkarak kaçıp bilmediği bir bağa girdi. Tanımadığı bu yerde bir hayli meşakkat çekerek yürüdü. Meğer aşık olup aşkıyla tam sekiz yıldır yanıp tutuştuğu sevgilisi o bağda değilmiymiş...

Aşık yıllardır aşık olduğu bu dünya güzelinin gölgesini bile görmeye imkan bulamamıştı. Günler, aylar boyu ağlamış yalvarmıştı fakat nafile...

Bekçinin korkusundan o gece vakti koşarak bağa giren aşık sevgilisini karşısında görünce şaşırdı. O bağda geçmekte olan ırmağa yüzüğünü düşürmüş olan sevgili elinde fener yüzüğünü arıyordu.

Aşık sevgilisini görünce kendisini korkutan sıkıntılara düşüren bekçiye hayır dualar etti durdu.

* İsteneni isteyenlerin gözüyle gör...

Ömer Seyfettin - Primo Türk Çocuğu

27.5.2008 · Kategori: Yazilar Hikayeler

Serin ve karanlık eylül gecesinin yıldızsız seması altında Selanik, sanki gündüzkü heyecanlardan , gürültülerden yorulmuş gibi , baygın ve sakin uyumaktadır.Rıhtım tenhadır. Olimpos Palas’ın , Kristal’in, Splandit Palas’ın,diğer küçük gazinoların lambaları çoktan sönmüştür.Tramvay yolunu tamir için yığılmış parke taşlarının ilersinde,denize inen küçük merdivenin başında,hareketsiz bir gölge dimdik durmaktadır.Gölgenin sahibi tahsilini Paris’te bitirip daha sonra dolgun bir maaşla İzmir’e giden ve orada aşık olduğu güzel bir İtalyan kızı olan Grazia ile evlenen genç mühendis Kenan Bey’dir.Kenan Bey Türklüğe, yani medeniyetsizliğe karşı olan garazi Avrupalılara, onların adetlerine, ananelerine, terbiyelerine,cemiyetlerine hayran olan ve bunları uygulayan kişiliği ile tanınmaktadır.Nazik ve şendir. savaşa tamamen karşıdır. İşte bu gece Kemal Bey kırk sekiz saat boyunca işittikleri,gördükleri gazetelerde okuduklarının etkisindedir. Son derece rahatsızdır. Çünkü savaş çıkmıştır. İtalya Trablus’a saldırmıştır. Hayran olduğu, insaniyet hizmet ettiğine inandığı Avrupalıların önceden önem vermediği hatta bazen çok doğal bulduğu hareketleri aklına gelmektedir. İlk Fransa’yı hatırlar. Daima fazilete, insaniyete hizmet ettiğini haykıran bu millet, yüz senedir Afrika’yı kana boyamakta, masum, silahsız insanları öldürmekte onları esir edip hayatlarını, ruhlarını zaptetmektedir. Daha sonra İngiliz’leri düşünür ve İspanyol’ları, Almanları hatta Belçika ve Portekiz’lileri en sonunda da İtalyan’ları düşünür. Hepsi aynıdır. Kenan Bey yıllarca ruhunu zapteden bu toplumun, Avrupalıların naçiz bir kulu, hizmetçisi olduğunu düşündükçe kahrolmaktadır. Düne gelinceye kadar kendisine bile Türküm demeye sıkıldığını ve bu memlekette kendisi gibi tarihinin büyüklüğünü, mazisinin şerefini, dedelerinin şanını bilmeyen, inkar eden, milliyetinden uzak ve hatta utanan ne kadar Avrupalılaşmış renksiz olduğunu düşünerek yürür. Evine gitme düşüncesinden uzaktır. Şuursuz bir şekilde Splandi Palas’ın önüne gelir. Bir odaya çıkar ve yatağa uzanır. Yaşadığı olaylar onu şaşırtmış, mevcudiyetini perişan etmiştir. Hakaretin, tecavüzün, itisafın şiddetinden ansızın uyanan millet, İtalyan mektebinin, acentesinin, hastanesinin, hatta konsolosluğunun armalarını parçalamış, bayrak direklerini kırmış, sancaklarını yırtmıştır. Ne kadar İtalyan varsa şüphesiz kovulacaktır. İtalyan dostu görünecek bir Türk şüphesiz lanetler, nefretler, içinde tahkir olunacak, memleketten dışarı çıkarılacaktır. Başı ağrımakta başını arısından gözleri yaşarmaktadır. Yüzükoyun döner, gözünün önüne zevcesi, çocuğu, evi gelir. O hiç böyle bir günü düşünmemiş bu ana kadar mesut yaşamıştır. Avrupa'dan geldiği seneyi, gençlik ve bekarlık günlerini hatırlar. Bir İtalyan’la izdivaç etmek, hayatını birleştirmek ona doğal görünmüş, hatta iftihar edebilecek bir mümtazlık gibi gelmiştir. Gerçi Grazia ile evlenmek istediğinde Grazia’nın babası Kenen Bey’in Türk oluşundan dolayı bir barbar, bir medeniyet düşmanına kızını vermeyi şiddetle reddetmiştir. Daha sonra ise gerek kişisel menfaatlerini gerekse kızıyla yaptığı bir konuşma sonrasında Kenen Bey’i Rumeli ve Anadolu’da Türk namı altında yaşayan on yedi milyon Rum'dan biri olarak değerlendirir. Zira ona göre Türkiye’de sultanın ailesinden başka Türk bir familya yoktur. Bu düşünceler doğrultusunda Kenan Bey’i kızıyla birlikte hayallerinde Rum olarak kabul eder ve bu evliliğe izin verir. Kenan Bey’le Grazi’nin evliliklerinin ilk iki yılında iki erkek çocukları olmuştur. İtalyan adetlerini takip ederek çocuklarını numara ile çağırırlar. ‘Primo! Sekundo!’ Sekundo hastalanır ve ölür. Grazia’nın babası Mösyö Vitalis Meşrutiyetin ilanından sonra Türkiye’de işlerin iyi gitmeyeceğini düşünerek İtalya’ya gider ve çiftlik alarak oraya yerleşir.

    Kenen Bey babasının Grazia’yı ve kendisini İtalya’ya çağıracağını düşünür, ne yapacaktır? Gitmeyeceği kesindir. Grazia’nın kendi tabiiyetini bırakmaya razı olup olmayacağı aklına gelir. Çocukları ve mutlu bir evlilikleri vardır. Birbirlerini çok sevmektedirler.

    Şakaklarından soğuk terler akmaya başlar. Mendiliyle yüzünü siler. Sabah olmaktadır, ayağa kalkar uyuyamamaktadır. Otelin kapısından çıkar, tramvaya biner ve yalısına gelir. Kapıyı hizmetçi kız acar. Grazia ve Premo evde yoklardır. İki yol sandığı dikkatini çeker. Grazia’nın yolculuğu düşündüğünü anlar. İlk defa görüyormuşçasına duvarlara , perdelere, eşyalara bakar. Türk hayatına Türk ruhuna ait bir gölge bir çizgi yoktur, birden Bursa’daki çocukluğunun geçtiği baba evini hatırlar. Merdiven başındaki, ceviz ağcından eski ve guguklu saati, yaldızlı kafesin içindeki sürekli öten kanarya kuşunu ve babasının odasını düşünür. Alçak sedirler ve kalın halılarla döşeli, vişne renginde perdeleri, duvarlarında asılı olan eğri ve altın kakmalı kılıçları, kamaları düşünür ve en önemlisi bu odadaki baş sedirin üstündeki etrafı ipekten ve sırmalı çevrelerle süslenmiş, mert bir Türk ruhundan saçılan iffet, namus, metanet, istiğna tavsiye eden mısraların yazılı olduğu levhayı hatırlar. Mısralardan bazıları aklına gelir.

‘Geçme namert köprüsünden, koparmasın seni!’

‘Korkma düşmandan, ki ateş olsa yandırmaz seni!’

‘Müstakim ol, Hazreti Allah utandırmaz seni!’

    Babası ne kadar genç dururdu. Gelen misafirlerde, ağalarda ona benzerdi. Bu levha güya kalplerin, ahlaklarının tercümesiydi. Başı yeşil örtülü annesiyle daima yere bakan, omzunda hale gibi pembe bir atkı taşıyan mukaddes hemşiresini düşünür. Tahsilde iken annesi ve babası ölmüş, amcasının yanına giden hemşiresi de oranın yerlilerinden bir beyle evlenmiştir. Kendisi on senedir ne Bursa’ya gitmiş, ne akrabalarını görmüş, hatta mallarını bile İstanbul’dan gönderdiği bir vekil vasıtasıyla satmıştır. Kenan Bey düşünür, düşündükçe iki gündür farkına vardığı mevcudiyetinin aşağılığını, sefaletini, adiliğini anlar, unuttuğu milliyetinin kıymetini takdir edemediği esasları için acı bir matem duyar. Vicdan azapları içinde geçen yarım saat ona bir gün gibi görünmüştür. Kapı zili çalar. Grazia gelmiştir. Ona sabah aldığı kararı nasıl söyleyeceğinin sıkıntısı içindedir. Grazia Kenan Bey’e dün gece niye gelmediğini ve onu çok merak ettiğini söyler. Kenan Bey işi olduğunu ve bir otelde kaldığını söyler. Grazia ilan olunan harpten bahseder. Grazia sabah tercüman ile konuştuğunu hiç kimsenin bilmediğini, gazetelerin yazmadığı havadisleri öğrendiğini söyler. Avrupalılar aralarında Fransa’ya Fas’ı, Almanya’ya Anadolu’yu, İtalya’ya Trablus’u, İngiltere ve Rusya’ya da Acemistan’ı taksim etmişlerdir. Birkaç ay sonra Rumeli’nin her tarafında bombalar patlayacak, Girit Yunanistan’a bağışlanacak, Arnavutluk’a, Makedonya’ya , Suriye’ye, Arabistan’a muhtariyet verilecektir. Sultanlık Avrupalıların himayesine alınarak Türkiye’de de ‘Beynelmilel bir idare’ tesis olunacaktır. Avrupa’nın programı budur. Grazia bunları çabuk anlatır, tercümanın korkularını tekrar eder. Şimdi hükümet genç Türklerin elindedir. İki üç ay içinde Selanik’i terk edip İstanbul, İtalya ve yahut başka bir Avrupa memleketine gidilmelidir, pasaportları bile hazırlatmıştır. Grazia Kenan Bey’e ne zaman hareket edebileceklerini sorar. Kenan Bey buradan bir yere gitmeyeceğini söyler. Grazia inanamaz. Peki ben diye sorar. Sen de... bu sırada Primo içeri girer, yavaş yavaş yürümektedir. Annesi ona hiddetli ve sert bir tavırla önemli bir konu konuştuklarını söyleyerek dışarı çıkarır. Oysa primo olayların farkındadır. Çünkü sabah mektebe gitmemiş Rum çocuklarıyla rıhtımda balık tutmaya çalışırken mektep arkadaşlarından Orhan’ı görmüş ve yanındaki biraz büyükçe olan bir Türk çocuğuyla tanışmıştır. Bu bir Türk paşasının oğludur. Orhan Primo’ya sorar,

‘Senin baban Türk değil mi?’

Primo biraz kızararak niçin soruyorsun ? der .

Soruyorum , neye inkar ediyorsun? Senin baban Türk mühendisi değil mi?

‘Evet...’

‘O halde sen de Türksün!...’

    Primo Türkçe bilmemektedir. Orhan Fransızca olarak elindeki Genç Türklerin beyannamesini tercüme eder. İtalyan’larla Türklerin muharebe ettiğini anlatır. Anlatırken en cesur, en asil, en kavi bir millet olduğunu asırlarca bütün Asya’ya hakim olduklarını, Atilla’nın Avrupa’yı ezip, köpek gibi inlettiğini, dünyanın en büyük hükümetini Cengiz’in kurduğunu anlatır. Bir kaç asır evvel Avrupa’yı terbiye eden bu nesle, Osmanlı Türkleri’ne bütün Avrupalıların saldırdıklarını, mahvetmek için uğraştıklarını ama başarılı olamayacaklarını söyler. Türklerin eski deniz muharebelerinden vaktiyle Akdeniz’i bir Türk gölü yaptıklarını, büyük paşa babasından,mülazım ağabeyinden duyduğu şeyleri oldukça büyüterek, mübalağalaştırarak, uzun uzadıya hikaye etmektedir. Primo dinler ve o an kendisinin, babasının Türk oluşundan derin bir iftihar duyar. Rıhtımdaki Rum çocukları onun bir Türk çocuğu ile saatlerce konuşmasını kıskanırlar. Onu çağırırlar Primo aldırmaz. Orhan bu sineklerin bir şey yapamayacaklarını ancak taciz etmesini bildiklerini ve kendilerini rahat bırakmayacaklarını söyleyerek dışarı çıkmalarını tavsiye eder. Bahçeden çıkarlar, ileride İttihat ve Terakki kulübü önünde dehşetli bir kalabalık görürler. Kapının yanındaki parmaklık setine siyah esvaplı, sarı bıyıklı, küçük fesli bir adam çıkmış, namussuz, alçak, korsan İtalyan’ların haberleri yokken, araları iyiyken dostları iken birdenbire vatanlarına hücum ettiklerini anlatmaktadır. Onların büyük ve kavi zırhlılarına karşılık, kendilerinin de mukaddes bir hakları olduğunu bunun onların zırhlılarının karşısındaki kuvvetinden bahsetmektedir. Sonra bir telgraf okunur. Orhan onu tercüme eder. İtalyan’ların Trablus’ta iki harp gemisi kayalıklara çarparak batmıştır. Daha sonra nümayişçiler yukarılara doğru çekilmişlerdir. Primo kapının dibinde bunları düşünür. Dünün hatırasını noktası noktasına hayalinden geçirir ve göğsünün kabardığını hisseder.

    Kapıya döner içeride şiddetli ve heyecanlı konuşma devam etmektedir. Anahtar deliğinden içeriyi dinler. Annesi burada kalmayacağını söyler Kenan Bey ise kalırsa artık İtalyan olarak değil Türk olarak kalacağını, gider ve İtalyan olarak kalırsa aralarındaki münasebetin biteceğini , kendisini boşayacağını ve görüşmemek üzere ayrılacaklarını söyler. Annesi yüz sene uzunluğunda geçen bir dakika sonunda cevabını verir. On seneyi, sadakatimi sen düşünmezsen ben hiç düşünmem babamın yanına gider orada rahibe olur kalırım der. Tek isteği Primo’yu da yanında götürmektedir. Kenan Bey bu kararı Primo’nun vermesi gerektiğini söyler. Annesi Primo’yu çağırır. Annesi içeri giren Primo’yu kucaklamak ister. Primo bunu dehşetli bir ciddiyetle reddeder. Grazia birden bire değişen yavrusunun bu hareketi karşısında donar. Primo büyük bir adam tavrıyla babasının yanındaki koltuğa oturur. Başını eline dayar ve gayet garip bir şive ile Fransızca olarak beni niye çağırdınız der. İtalyanca söylemiyordur. Her ikisi de şaşırırlar. Kısa bir sessizlikten sonra Kenan Bey savaş çıktığını annesi ile tamamen ayrılacaklarını ya kendisi ile kalıp Türk olacağını yada annesi ile gidip İtalyan olacağını söyler ve bu konudaki kararını sorar. Primo oturduğu yerden şiddetle fırlar Grazia ve Kenan Bey ne yapıyor diye birbirlerine bakarlar. Primo ellerini kalçalarına dayar, heyecanlı tavrıyla annesini ve babasını süzer ve gayet bozuk bir Türkçe ile ‘Ben .. Turko çoçuk ..Ben yok İtalyano..Ben burda...Ben çoçuk Türk..’ diye haykırır. Grazia hayret ve teessüründen masanın yanındaki sandalyeye yığılır. Kenan Bey gözlerine ve kulaklarına inanamamaktadır. Primo sonra seri bir hareketle kenardaki hasır sandalyeyi kaparak kanepeye fırlar ve şiddetle Victor Emmanuel’in resmine vurarak onu parçalar. Kenan Bey sevinçli ve şuursuz bir şekilde ayağa kalkar, kanepenin üzerinde, yükseklerden kendisine bakan bu Türk çocuğunu kucaklar onu göğsüne bastırır alnından öper, öper.

Ömer Seyfettin - Perili Köşk

27.5.2008 · Kategori: Yazilar Hikayeler

Sermet Bey döndü, arkasındaki bekçiye,

- İşte bir boş köşk daha! Dedi.

Küçük bir çam ormanının önünde beyaz, şık bir bina, mermerdenmiş gibi göz kamaştıracak derecede parlıyordu. Tarhlarını yabani otlar bürümüş. Bahçesinin demir kapısında büyük bir "Kiralıktır" levhası asılıydı. Bekçi başını salladı:

- Geç efendim, geç!... Orası size gelmez.

- Niçin canım?

- Demin gösterdiğim evi tutunuz. Küçük ama çok uğurludur. Kim oturursa erkek çocuğu dünyaya gelir.

- On iki kişi nasıl sığarız beş odaya! Buraya bakalım, buraya... Tam bize göre...
Bekçi tekrar, katî bir işaretle,

- Buraya oturamazsınız efendim... dedi.

Sermet Bey, gözünü köşkten alamıyordu. Her tarafında geniş balkonları vardı. Temellerinin üzerine yaslanmış sanılacaktı. Kuluçka yatan beyaz bir Nemse tavuğu gibi yayvandı. Yirmi senedir, çocuğa kavuşalıdan beri hep böyle bir yuva tahayyül ederlerdi. Asabî bir istical ile,

- Niye oturamayız? diye sordu.

- Efendim, bu köşkte peri vardır.

- Ne perisi?

- Bayağı peri! Gece çıkar. Evdekilere rahat vermez.

Sermet Bey, gözüyle gördüğüne, kulağıyla işittiğine inananlardan değildi. Eliyle sıkı sıkıya tutup hissetmeyince bir şeyin varlığına hükmetmezdi, gözle kulak onca birer yalan kovuğuydu. Yalanla hep bize bu dört kapıdan girerdi. Fakat el... fakat Lâmise, hiç dolma yutmazdı. Bütün hurafeler, bâtıl itikatlar dimağımıza hücum için gözle kulağa koşardı. Güldü:

- Perinin bize zararı dokunmaz! dedi:

Bekçi bir küfür işitmiş gibi Sermet beyin yüzüne baktı.

- Her giren evvelâ böyle söyler, ama bir ay oturmaz.

- Senin nene lâzım. Haydi burasını gezelim.

- Anahtarı sahibindedir.

- Sahibi kim?

- Sahibi Hacı Niyazi Efendi. İşte şu yandaki köşkte oturan...

- Haydi anahtarı alalım.

- Peki, ama...

Döndüler. Sık ağaçlar arasından yalnız üst katının çatısı görünen kırmızı aşıboyalı bir eski eve doğru yürüyorlardı.

İhtiyar bekçi yolda beyaz köşkün tarihini kısaca anlattı. On senedir buraya girenler bir aydan ziyade oturamamışlardı. Evvelâ peri görünüyor, sonra büyük büyük taşlar atıyor, nihayet gelip camları kırıyor, içeridekilere geceleri hiç rahat vermiyordu. Kiracılardan ikisinin yüreğine inmiş, üçünün evlâtlıkları çarpılmış, birisinin karısı korkudan altı aylık çocuğunu düşürmüştü. Gölgelerinde koyunlar otlayan çiçekli badem ağaçlarının altından geçtiler. Kırmızı köşkün kapısını açtılar.

Hacı Niyazi Efendi eski bir evkaf memuruydu. Hürriyet'te tazminat olarak daireden çekilmiş, ev alıp satmakla geçinmeğe başlamıştı. Fakat çok doğru bir adamdı. Senede belki yüz ev sattığı halde kendi perili köşkünü hariçten gelip Hanya'dan Konya'dan haberi olmayan enayi bir müşteriyi sokmuyor: "Allah'tan korkarım neme lâzım!" diyordu. Köşkünün perili olduğunu hiç saklamazdı. Kapıyı kendi açtı. Sermet Bey evi gezmek istediğini söyledi:

- Pekâlâ, buyurun! Dedi.

Önlerine düştü. Bahçeden geçtiler. Hacı Niyazi Efendi sokakta sarı aba cübbesinin cebinde pirinç bir anahtar çıkardı. Bahçe kapısını açtı, Sermet Beye,

- Bu anahtar köşkü de açar... dedi.

Yürüdüler, bahçe hakikaten biraz vahşiydi. Bakımsızlıktan, ayak basmamış bir dere içine dönmüştü. Köşkün arkasındaki küçük çam ormanında da vahşi bir sükun vardı. Bekçi köşke girmedi. Kapıda kaldı. Sermet Bey, ev sahibiyle gezdi. Tezyinata hiç diyecek yoktu. Alt kat bütün mermerdi. Sarnıç, banyo, kuyu, kümes, ahır... Hepsi tamamdı.

- Kirası ne kadar?

- Çok istemiyorum. Yüz seksen lira. Ama üç seneliğini peşin isterim.

- Niçin?

- Bakınız beyim, niçin: Düşmanlarım, köşk kiracısız kalsın diye peri lafı çıkarmışlar. Birisi girdi mi, herkes fisebilillâh peri propagandasına başlar. Nihayet kiracılar işittikleri yalanı, gördük sanıyorlar. Meselâ kış ortası köşkü başıma bırakıp savuşuyorlar. Daha fenası, çıkanlar propagandacılara katılıyor. İki sene daha böyle giderse malımı ne satabileceğim, ne de kiracı bulabileceğim.

Sermet Bey sordu:

- Vâkıa şimdiye kadar hemen hiç... Fakat giren, komşuların lafına kapılır. Çok durmaz. Ürker, kaçar.

- Ben ürkmem.

- İnşallah.

- Fakat üç senelik peşin, bu biraz ağır...

- Ne yapayım beyim. Canım yandı. İsterseniz...

Sermet Bey köşkü çok beğenmişti. Hem kirası da ucuzdu. Şimdi üç odalı kulübelerin seneliğine yüz elli lira istiyorlardı.

Hemen o gün kontratı yaptılar. Üç senelik kira olan beş yüz kırk lira peşin verilecekti. Hacı Niyazi Efendinin evinden çıktıktan sonra Sermet Bey bekçiyi çıkardı, bahşişiye bir yirmi beşlik kağıt verdi. Bekçi,

- Paranıza yazık oldu efendi dedi, üç sene değil, üç ay oturamazsınız.

- Görürsün.

- Görürüz. Hacı Efendi her girenden böyle üç seneliğini peşin alır, ama hiç birisi bir yaz kalamaz. Verdikleri para da yanar.

Sermet Bey bir hafta sonra kalabalık ailesiyle köşke taşındı. Halis bir zevk ehliydi. Her gece çalgı çağanak, yemek, içmek, keyif, sefa gırla giderdi. Daima akrabalarından kadın, erkek, dört beş misafiri bulunurdu. Sermet Bey Türkiyeli'ydi. Fakat Avrupalıların "Gündüz cefa, gece sefa" düsturunu kabul etmişti. Çocukları mektebe giderlerdi. Kızlarını büyük ticarethanelere kâtip diye yerleştirmişti. Karısı kız mekteplerinde piyano dersi verirdi. Evde çalışmayan yalnız yetmiş beşlik annesiydi. O da mutfağa, hizmetçilere, filan bakardı. Yemeğe gece yarısına yakın yerler, yemekten sonra hiç oturmazlar, hemen yatarlardı. Aradan on beş gün geçmedi. Bir gece aşağı kattan bir çığlık koptu. Hizmetçi Artemisya, avazı çıktığı kadar haykırarak yukarı koştu. Arkada, çamların arasında beyaz bir şeyin gezindiğini haber verdi.

- Gözünüze öyle görünmüştür! Dediler.

Gören diğer hizmetçilere de kanmadılar. Çoluk, çocuk, hepsi arka odanın balkonuna çıktılar. Artemisya'nın parmağıyla gösterdiği beyaz hayaleti gördüler. Ağaçların altında duruyor, sanki köşke bakıyordu. Sermet Bey gözlerini oğuşturdu:

- Vay anasına! dedi, telkinin kuvvetine bak!

Karısı, kızları, çocukları korkudan sapsarı kesildiler. Büyük kızı,

- Ne telkini beybaba! İşte karşımızda, görmüyor musun? Dedi.

- Görüyorum.

- Ey, o halde telkin ne demek?

- Buraya girdik gireli peri masalından başka bir şey işittik mi? Her gelen bir şey söyledi. Şimdi biz bu tesirle böyle hepimiz birden, olmayan bir şeyi görüyoruz.

- Bu mümkün değil.

- Nasıl değil/

Sermet Bey, hokkabaz Kazanöv'ün nasıl bütün bir tiyatro halkına ceplerindeki sanatı yanlış gösterdiğini filan anlattı. "Gözümüz kulağımızdan giren yalanları görür dedi, fakat elimizi bu gördüğümüz şeye sürmeyiz. Hemen kaybolur". Sonra kalktı. Karısının menetmesini filan dinlemedi. Elini görünen hayale sürmek için bahçeye fırladı. Çamlara doğru gitti. Fakat hayal kaçtı. Kayboldu. O gece evin içinde Sermet Beyden başka kimse uyuyamadı.

Artık her gece bu hayali görüyorlardı. Sermet Bey, elini sürmeğe çıkınca hayal kaçıyordu. Biraz alışır gibi oldular. Fakat bir gece hepsi uyurken müthiş bir sarsıntı köşkü yerinden oynattı. Balkonlara koştular. Bir şey göremediler. Sabahleyin yemek odasının dibinde kocaman bir taş buldular. Sermet Bey annesi, "Bizi bu köşkten çıkarmazsan sana hakkımı helâl etmem" demeğe başladı. Beş yüz kırk liraya iki ay oturmak... Bu Sermet Beyin işine gelecek şey değildi. Ama gece aşırı büyük büyük taşlar ev halkına uyku uyutmuyor, hepsini heyecan içinde bırakıyordu. Sermet Bey, her defasında hayalin üzerine gidiyor, bir türlü elini süremiyordu. Taşların başladığını duyan komşular, "daha çıkmazsanız camlarınızı da kırar" diyorlardı. Sermet Bey kontratın, "Çıkarken bütün tamirat müstecire aittir" maddesini hatırlayarak daha ziyade canı sıkılıyor, bu cam kırma devresinin hululünden evvel bir şey yapmayı düşünüyordu. Yavaş yavaş kendi itikadı da bozulmağa başladı. Nihayet çıkmağa karar verdiler. Fakat başka bir ev bulamıyorlardı. Köşke dair daha bin türlü hikayeler işitmeğe başladılar. Sözde burası eskiden kabristanmış. Mutfağın olduğu yerde beş yüz senelik bir evliya yatıyormuş... Sermet Bey, atılan taşlara, kırılan camlara rağmen hâlâ periye inanmıyordu. Bu peri daima çamlığın içine kaçıyor, orada sır oluyordu. Sermet Bey, bir gün çamlığın içine saklanıp birdenbire perinin karşısına çıkmayı, yahut arkasından yavaşça gidip elini sürüvermeyi düşündü. Evdekilerin hiçbiri buna razı olmadı: "Seni hemen oracıkta çarpar!" diyorlardı. Fakat Sermet Bey, bulanan gönlüne rağmen, periye, ecinniye filan bir türlü inanmıyordu. Ertesi akşam koruya gitti. Büyük bir çamın alt dallarından birine bindi. Bekledi, bekledi. Gece yarısı oldu. Köşktekiler de meraktan uyuyamıyorlardı. Zavallıların balkonlarda gezindiklerini görüyorlardı. Birdenbire yüreği hop etti. Hayal sökün etmişti.

Eliyle dokununca gölge gibi uçup silineceğini katiyen bildiği halde yine Sermet Beyin dizleri titremeğe başladı. İçinden, "Ben korkmuyorum, fakat vücudumun korkuyor!" dedi. Yavaşça aşağı atladı. Hayalin arkasından yürüdü. Şeklinin hatları pek sarih gözüküyordu. Yaklaştığını hayalet hiç duymadı. Yavaşça elini uzattı. Beyaz cisme dokundu. Hayal birdenbire fena halde ürktü. Ama kaybolmadı. Döndü, Sermet Beyi görünce alabildiğince kaçmağa başladı.

Sermet Bey, dokununca kaybolmadığı için bu hayalin peri filan olmadığını hemen anlamıştı. Peşini bırakmadı. Kovaladı. Çamlığın sonundaki alçak duvara dayalı bir tahtaya tırmanırken yakaladı. Gayet kuvvetliydi. Hayal, mukabele olmadığını anlayınca çırpınmaktan vazgeçti. Sermet Bey,

- Ben sana elâlemle alay etmesini gösteririm diye zavallı hayali sırtladı. Köşke doğru sürükledi. Bağırdı.

- Lamba getirin, suratını görelim.

- ...

Köşk halkı bahçe kapısına inmişti.

- İnsanmış kerata! Ben dünyada ecinni filan yoktur, demez miyim?

Hayal bir türlü beyaz çarşafı başından bırakmak istemiyordu. Sermet Bey zorla çekti. Sakalı bıyığına karışmış Hacı Niyazi Efendiyi görünce şaşırdılar. Biçare, yüzünü göstermemek için elleriyle örtüyordu. Arkasındaki Şam kumaşından gecelik entarisi yırtılmıştı.

Sermet Bey bir kahkaha attı.

Kızlar, çocuklar, hizmetçiler alıklaştılar.

Büyük Hanım,

- Niçin ümmet - i Muhammed'i korkutup deli ediyorsun a efendi?... dedi.

Sermet Bey,

- Onun sebebini ben bilirim! Cevabını verdi.

Sonra büyük kızına hokka kalemle, yazıhanedeki kontrat kağıdını çabucak getirmesini söyledi. Hacı Niyazi Efendi donmuş gibi, sorulan şeylere hiç cevap vermiyor, hep yüzünü karanlıklara çeviriyordu. Kontrat kağıdıyla hokka kalem gelince, Sermet Bey,

- Haydi bakalım, al eline kalemi!... Yüreğine indirdiklerinin düşürttüğünün çocukların cezasını görmek istemiyorsan söylediğimi yaz, imzayı bas! dedi.

Hacı Niyazi Efendi mihaniki bir hareketle kaleme kaptı. Sermet Bey'in kelime kelime söylediklerini tereddüt etmeden yazdı:
"Kiracım Sermet Bey'den köşkün altı senelik kirası olan bin seksen lirayı peşinen, aldım".

- Hah şöyle!

- ...

imzasını attı. Beyaz örtüsüne bu sefer yarım bürünmüş olduğu halde, her gece sır olduğu tarafa gitti.

Sermet Bey'in iki senedir köşkte oturabildiğine herkes hayrette kaldı. Komşuları Hacı Niyazi Efendiye,

- Galiba senin evin ecinnileri, başka eve göç ettiler. Yeni kiracın hiç çıkacağa benzemiyor! dedikçe, evvelâ sararıyor, sonra kızarıyor, şu cevabı homurdanıyordu:

- Ne abdest, ne oruç, ne namaz, ne niyaz... Karılı, erkekli, çoluklu çocuklu hepsi akşamdan sabaha kadar sarhoş! Ayol onlara ecinni değil, şeytan bile görünemez!


Ömer SEYFETTİN. "Perili Köşk". Bütün Hikâyeleri 1, İstanbul: Ötüken, 1974, s. 476-482.

Pierre Loti - Bahar ve Kelebekler

27.5.2008 · Kategori: Yazilar Hikayeler

Küçük salonun fes renginde kalin, agir perdeli penceresinden disari muhtesem, parlak bir suluboya levhasi gibi görünüyordu. Saf mavi bir sema... Çiçekli agaçlar... Uyur gibi sessiz duran deniz... Karsi sahilde mor, fark olunmaz sisler altinda daglar, korular, beyaz yalilar... Bütün bunlarin üzerinde bir esatir rüyasinin havai hakikati gibi uçan marti sürüleri! Pencerenin önündeki sisman koltuga gayet zayif, gayet sari, gayet ihtiyar bir kadin oturmustu. Bahara, hayata dargin gibi arkasini disariya çevirmisti. Sönmüs gözleri köselerdeki gölgelere karisiyordu. Karsisinda, bir sezlonga uzanmis esmer, güzel bir kiz, siyah maroken kapli bir kitap okuyor; pencereden, çiçek, kir kokulari; deniz, dalga fisiltilari getiren tatli bir nisan rüzgari giriyordu. Bir saatten beri ikisi de susuyor, öyle duruyorlardi. Bu ihtiyar büyük nine tam doksan yedi yasinda idi. Köselerin hafif karanliklarindan bazen uyanir gibi ayrilan gözlerini arasira, karsisinda kitap okuyan genç kiza, bu torununun torununa atfediyordu... Birden, üç disi kalan burusuk agzini açti. Esnedi. Bir mumya uzvu kadar sararmis, katilasmis elini basina götürdü. Kahve rengindeki yemenisinin altinda daha beyaz görünen saçlarina dokundu. Bir an düsündü. Yine esnedi. Galiba uyanacakti. Arkasindaki açik pencereden giren muharrik rüzgar onu tehyic ediyor, kuslarin günesli civiltilari, çiçek ve çimen kokulari hayalinde uzak, ezeli bir fecir, nihayetsiz, mülevven bir sabah uyandiriyordu. Yavas yavas kamburunu arkasina dayadi. Ellerini dizlerine koydu, basini kaldirdi. Biraz dogruldu. Torununun torununa, "Yavrum, niçin susuyorsun?" dedi. "Biraz konusalim."


Genç, esmer kız, yeni neslin son Türk kadınlarının o asla tatmin edilemeyecek olan ebedi kederiyle bulutlanan siyah gözlerini kitabindan ayirmayarak,
"Okuyorum büyükanneciğim" dedi.


Ancak on sekiz yasinda vardi. Sezlongdaki mühmel uzanisi ona müstesna bir letafet veriyor, ince jüpünün altinda bedii bir vuzuh ile irtisam eden kalçalari daha dolgun, daha genis, dizleri daha narin, daha mütenasip, eteklerinin pembe beyaz gölgeleri içinde pek suh, pek uyanik duran bacaklari daha tombul, daha nefis, ayaklari daha küçük görünüyordu. Tuttugu siyah maroken cildin üzerinde beyaz, parlak, zarif, ince elleri asi bir istical ile gögsünden firlamak ister gibi kabaran memelerine dayaniyor, sanki onlari zaptediyordu. Gür siyah saçlari magmum, hüzünlü çehresi etrafinda mesut edici, düsündürücü bir zevk veriyor gibiydi. Büyük nine sordu:


"Okudugun ne, kizim?"


"Bir roman."


"Neden bahsediyor?"


"Hiç."
Büyük nine tekrar daldi. Karsisindaki, senelerce evvel ihtiyarlayip ölen torununun bu güzel, bu taze torununa bakiyordu. Bu vücut iste hayatinin bahari idi. Arkasindaki, görmek istedigi su pencerenin disarisindaki gürültülü, kokulu bahara niçin bu kadar yabanci duruyordu. Kendisini tehyic eden, mukavemet olunmaz bir gençlik arzusu veren, on yedi yasinda bir asigin busesi kadar leziz, muharrik olan bu nisan rüzgari, niçin onun meçhul matemlerini örtmüyor, onun dudaklarinda biraz tebessüm, gözlerinde biraz sule uyandirmiyordu. Tekrar sordu:


"Söyle yavrum, o roman ne diyor?"


Genç kiz büyük gözlerini kaldirdi. Kitabi dizlerine indirdi. Nazik bir sive ile, "Büyükannecigim, Fransizca bir roman iste..." dedi. Lakin büyük nine merak ediyordu, mutlaka anlamak istiyordu:

"Adi ne?

"Desenchanté..."(**)
"Ne demek?"

"Sevinçten, saadetten mahrum kadinlar demek."

"Onlar kimmis?"

"Biz... Türk kadinlari..."

Büyük nine düsündü. Sol eliyle siyah, parlak saçlarini düzelten torununun torununa simdi pek elemli bakiyordu: Bu kiz tipki büyük matemleri geçirmis, felaketler görmüs bir zavalli gibiydi. Hiç gülmüyor, hep mahzun duruyordu. Ah, iste hep bu kitaplar onlari zehirliyor, onlari solduruyordu. Onlari bahara, saadete yabanci birakiyordu. Ansizin kalbinde bir aci duydu. Bu genç, bu güzel kiza aciyordu. Titreyen kadit ellerini koltugunun yanlarina dayadi. Hiddetlenmis gibi biraz yükseldi.

"Sevinçten, saadetten mahrum kadinlar, Türk kadinlari mi?" dedi. "Hayir hayir! Türk kadinlari asla sevinçten, sadetten mahrum degildiler. Sevinçten, saadetten mahrum olan sizsiniz. Simdiki kadinlar... Siz yoruldunuz. Siz büyükannelerinize benzemediniz. Ah biz!... gençken ne kadar mesuttuk. Bahar, su arkamdaki bahar bizi sevinçten deli ederdi. Simdi siz bunlari görmüyorsunuz, siz bu zehirleyici kitaplar üzerine düsüyor, karariyor, soluyor, soluyor, hirçin, berbat, tahammül olunmaz bir mahluk oluyorsunuz."

Genç kiz gülümsedi. Büyükannesinin böyle hiddetli serzenislerini her vakit dinler, bazen onunla münakasa ederdi.

"Hiç siz okumaz miydiniz, büyükannecigim?" diye sordu.

"Okurduk. Kibar, büyük efendiler kizlarina Farisi ögretir, Cami dersleri gösterirlerdi. 'Tuhfe-i Vehbi'yi okuturlardi. Fuzuli'nin, Baki'nin gazellerini ezberlerdik, Mesnevi'yi anlardik. Mükemmel seci'ler, kafiyeler yapar, kocalarimizla münakasa eder, hafizamiza, zekamiza, nüktelerimize onlari hayran ederdik. O vakit bir kadin için en büyük medih: 'Fazila, edibe, saire, akile....' idi. Simdi siz Frenk mürebbiyeler elinde büyüyor, kendi lisaninizin güzelliklerini tanimiyor, baska memleketlerin, baska seylerini ögreniyorsunuz. Onlara benzemek istedikçe, kendi benliginizden uzaklasiyor, etrafinizdan nefret ediyor, hakikaten sevinçten, saadetten mahrum kaliyorsunuz. Ah... At elinden o kitabi!"

Esmer güzeli kiz yeniden gülümsedi, "Peki, büyükannecigim" dedi, "bu kitabi atayim... Okumayayim. Sonra bize müebbet ve yikilmaz bir hapishane olan bu sikici evin içinde bu mevkufiyetin yalnizligi içinde çildirayim mi? Okuyor, egleniyor, biraz teselli buluyorum."
"Hayir kizim, okuyor, fakat eglenmiyorsun. Gözlerini görsen... Bir bulut, bir sis içinde gibi! Bütün bütün fenalasiyorsun. Bu kitaplar hep zehir, hep keder..."
"Peki söyleyiniz, okumayayim da ne yapayim?"

Büyük nine düsünmeye basladi; evet, ne yapsin? Simdi hakikaten her taraf hapishaneye dönmüstü. Seksen sene evvelki hayati birden hatirladi; o vakit erkeklerden ayri bir kadinlar alemi vardi ki, simdi tamamiyla dagilmisti. Bu alem pek genisti. Binlerce kadin birbiriyle konusur, görüsür, eglenirdi. Kendilerine mahsus eglenceleri, zevkleri vardi. Moda yoktu. Annelerinin esvaplarini kizlar giyer, büyükannelerinin mücevherlerini torunlar takardi. Sirmali çedik pabuçlar, kirmizi feraceler... ah hele kirmizi feraceler... baharin yesil çimenleri üzerinde, seyir yerlerinde kadinlar tipki birer gelincik çiçegi gibi parlarlardi. Hiç aralarinda çirkin, yani zayif, hastalikli yoktu. Erkekler yalniz kadinlarini tanirlar, islerinden sonra erkence evlerine gelirler, zevcelerine doyulmaz ask ve muhabbet sahneleri ibda ederlerdi. Kiraathaneler, gazinolar, birahaneler, kulüpler, tiyatrolar, kafesantalar, kerhaneler, bütün bu Türk erkeklerini eslerinden ayiran, zavalli Türk kadinlarini tenha evlerde unutulmus bir bekçi gibi birakan felaket mahalleri yoktu. Kadinlar erkekleriyle üzülmeden yasiyor, sonra o vakitki asi boyali büyük evlerin büyük sofalarinda, havuzlu, kameriyeli bahçelerinde, bostanlarda, deniz kenarlarinda, cesim, nadir yalilarda toplaniyorlar, egleniyorlar, mesut oluyorlardi. Ne oyunlar, ne adetler, ne zevkler vardi ki, bugün hepsi tamamiyla unutulmustu. Bugün Frenkçe okumak, mütemadiyen esvap degistirmek, moda çilginliklarindan, sogukluklarindan, bos bir tekebbürden, manasiz ve münasebetsiz bir tefevvuk iddiasindan baska bir sey yoktu... Alafrangalik bir veba gibi içimize girmis, dudaklarimizin tebessümünü silmis, feracelerimizi parçalamis, pabuçlarimizi atmis, parmaklarimizi narin bir mercan gibi parlatarak güzellestiren kinalarimizi bile ortadan kaldirmisti. Esyamizi, esvaplarimizi degistirirken ruhlarimizi da degistirmisti; her sey yalan, her sey sahte, her sey taklit oldu. Saadet uzak bir hayale, yetisilmez bir hulyaya inkilap etti. Adetlerimizle beraber sevinçlerimiz de söndü. Simdi saskin ve mustarip bir nesil!... Her seyden nefret eden, her seyi fena gören, karanlik gören, berbat, hasta tedavisi imkan haricinde bir nesil, ah simdiki mariz ve müteverrim muhit..


Büyük ninenin gözleri kapaniyordu. Seksen sene evvelki saadetlerin bugünkü istiraplariyla seri ve ani mukayesesi, zihninde sedit bir yorgunluk husule getiriyor, onu hala yasadigina müteessif ediyordu. Genç ve esmer kiz yüz yasina girmeye birkaç adimi kalmis olan bu annesinin annesinin annesine, bu mükerrer büyük ninesine dalgin dalgin bakarak onun zamanindaki kadinlarin saadetinin ne olabilecegini tahayyül ediyordu. Fakat bunu bulamiyordu:
"Sustunuz, büyükannecigim..." dedi.

Ihtiyar kadin, burusuk gözlerini açti:

"Ah!... Eski günleri, eski saadetleri düsünüyorum."

"Eski zamanda, sizin zamaninizda bugünden fazla ne vardi, ninecigim?"

"Çok... birçok seyler..."

Büyükanne tamamiyla dogruldu. Söyleyeceklerini zihninde toplar gibi bir an düsündü. Sonra yine basladi. Genç kiz onun disli agzinin içindeki derin sivri karanliga bakiyor, oradan çikan kelimeleri sanki ziyade temasa ediyordu.

"Evet yavrum, birçok seyler vardi. Her sey bizim için zevk, eglence idi. Her sey: Çocukluk, mektebe baslayis, feraceye giris, kocaya varis, dogurus, hatta ihtiyarlayis bile... Bunlarin hep ayinleri vardi. Her kadinin bu devirleri diger birçok kadinlar için bir zevk, bir eglence vesilesi olurdu. Bütün hayatimiz eglence içinde geçerdi. Bir hafta olmazdi ki bir mektebe baslama, bir sünnet, bir dügün, bir logusa cemiyeti görmeyelim. Bu esvaplarimiz, kinalarimiz bile eglenceye vesile olurdu. Manilerimiz, sarkilarimiz vardi. Toplanir, aramizda müsavere eder, kis geceleri divanlardan tefeül ederdik, mevsimler bile bir eglence idi. Her mevsimin kendine mahsus adeti, eglencesi, ananesi vardi. Daha hiç açmamis, bir senelik gül agaçlarinin dibine aksamdan beyaz kavanozlar kor içine yüzüklerimizi, yüksüklerimizi atar, ertesi sabah günes dogarken mani söyleyerek tekrar çikarirdik. Biribirine benzemeyen bin mani bilen, bütün kis herkesin lafina, bir söyledigini bir daha tekrar etmeden binlerce kafiye bulan kadinlar vardi."
Büyük nine ateh getirmis ihtiyarlarin yalniz çenelerine mahsus olan o yorulmaz faaliyetle devam ediyor, sözünü uzatiyordu. O esnada bir kus kümesi pencerenin yakinindaki bir agacin dallarina konmustu. Siddetle civildasiyorlar, keskin çigliklarini ihtiyarin hafif ve titrek sadasina karistiriyorlardi:
"Evet, yavrum biz sizin gibi 'Ne yapalim?' diye düsünmezdik. Buna lüzum yoktu. Can sikintisinin ne oldugunu bilmezdik. Hasili her sey gülmeye, eglenmeye vesile idi. Mesela bahar... Ah, siz odalarda kapali oturuyorsunuz. Bahar geldi mi, biz hepimiz bahçelere dökülürdük. Baharin kendine mahsus eglenceleri, ananeleri vardi."

"Ne gibi büyük ninecigim?"

"Ne gibi olacak bahar da her mevsim gibi eglence vesilesiydi. Biz bir senelik hayatimizi baharda tefeül eder, güler, eglenir, oynardik. Ah bu tefeül... pek sairane, pek latif, pek hassasti. Daima dogru çikardi. Hepimiz itikat ederdik."

"Nasil?"
"Bahar geldi, agaçlar çiçek açmaya, yapraklar yesillenmeye, çimenler bas göstermeye basladi mi, bizim gözümüz artik odalarda duramazdi. Bahçeye kosar, baharin ortasinda gezinirdik. Ilk görecegimiz kelebek bir senelik talihimizdi. Onu arar, onu beklerdik. Ilk kelebegin beyaz, pembe olmasi için maniler söyler, dallarin üzerine beyaz ve pembe kumas parçalari atardik. Sari veyahut siyah bir kelebek görecegiz diye korkar, ne kadar heyecanlar geçirirdik."
"Niçin?"
"Çünkü kelebeklerin birer manalari vardi. Ah, siz bunlari bilmez, bunlara itikat etmezsiniz. Beyaz kelebek: Saadete, talihe... Pembe kelebek: Sihhat ve afiyete... Sari kelebek: Kedere, hastaliga... Siyah kelebek: Felakete, matem ve ölüme delalet ederdi. Beyaz kelebek görünce talihimizin o sene açik olduguna, mesut olacagimiza kail olurduk... Bahar çiçekleri altinda beyaz kelebegin serefine semailer okurduk..."
Büyük nine devam ediyor, ilk defa küme halinde görülen kelebeklerin de umumi manalarini anlatiyor, beyaz kelebek kümelerinin zenginligine, pembe kelebek kümelerinin bolluga, sari kelebek kümelerinin kitliga; kirmizi kelebeklerden mütesekkil, pek nadir görülen mesum kümelerin mutlaka bir muharebeye, siyah kelebek kümelerinin fetrete isaret oldugunu söylüyor, uzatiyor, büyük vakalardan evvel hep bu kümeleri o vakitki kadinlarin müsahede ederek erkeklerine haber verdiklerini hikâye ediyordu. Genç esmer kiz artik dinlemiyor; büyük, siyah gözlerini büyükannesinin arkasindaki pencereden görülen nisan semasinin mavi beyaz aydinligina dikmis, tahayyül ediyordu. Hakikaten seksen sene evvel kadinlarin mesut olmalari lazim geliyordu. Kendileri yeni nesil okudukça, anladikça, erkeklere yaklastikça iptidai kadinliklarindan, disilikten uzaklasiyorlar, ruhlarda bir isyan, bir ihtilal tutusuyor, eski kadinligin zevke, saadete vesile addettigi disilik kayitlari kendilerine atesten, demirden bir zincir gibi geliyordu. Hususi bir mabet kadar sessiz, meçhul duran evlerine hapishane nazariyla bakiyorlar, siyah çarsafli kalin peçeleri ezici, soldurucu, vahsi, merhametsiz esaret örtüleri telakki ediyorlardi. Fakat haksiz miydilar? Mademki "terakki"den içtinap kabil degildi; terakki ise mutlaka degistirmek, mutlaka eskiye benzememek idi, o halde asirlarca evvelki Türk kadinligi da iptidai, mebnai halinde kalamazdi. Kuklaliktan, bebeklikten, masumiyetten, hasili disilikten çikacak, hakiki kadin haline gelecek, erkeklere tefevvuk etmese bile müsavi bulunacak, bütün manasiyla insan, insan olacakti... Büyük ninesinin "tarih-i mukaddes" hikâyeleri gibi garip vehimler içinde uzayan sözlerini artik isitmiyordu. Hayalinden bir sene evvelki gürültüleri, sevinçleri, nutuklari, tiyatrolari, konferanslariyla Mesrutiyetin ilani geçiyor, hala tükenmez el sakirtilari, alkis kabuslari isitiyor gibi oluyordu. O günler kendileri için ne mesuttu. Bir an, bu siyah, siki esaretten azat edileceklerini, insanlik hakkina nail olacaklarini ümit etmislerdi. Ah bu ümit, nasil çabucak sönmüs, söndürülmüs; bu hayal, ne feci bir surette kirilmisti... Düsünüyor, aglamak istiyor, titriyordu. Lakin... Lakin istikbalden bir sey ümit edemezler miydi? Türk kadinligi bir gün yüksek idrakiyla, alti asirlik tesadüfi, tabii bir istifa sayesinde harika haline gelen hüsniyle, zekasiyla, bir Avrupali kadin gibi insanlik sahnesine çikarak ihtiramlar, perestisler önünde yükselemeyecek miydi?... Bugünkü tevekkül daha ne kadar devam edebilirdi? Büyük nine nihayetsiz hikâyesine devam ediyor; genç, esmer kiz tahayyül ediyor, zihninde müphem hayallere karisan abus suallere cevap veremiyordu. Birden gülümsedi. Kelebeklere tefeül etmek... Bu pek hos olacakti. Eski Türk kadinliginin itikatlari yeni Türk kadinliginin talihine nasil bir hüküm verecekti? Merak ediyordu. Uzandigi sezlongdan dogruldu. Ayaga kalkti. Büyük nine susmustu. Torununun bu ani kalkisina taaccüple bakiyordu. Sordu:
"Ne var kizim, neye kalktin?"

Güzel, esmer kiz gülerek, "Ben bu bahar hiç kelebek görmedim. Kendim için degil, benim gibi olanlar için Türk kizlari için, bütün Türk kizlarinin talii için bakacagim" dedi, pencereye yaklasti. Büyük nine titreyerek koltugundan kalkti. "Gözlerim o kadar görmez ama" diyordu, "ben de bakayim sizin için..."

Ikisi de pencerenin kenarinda idiler. Sagda genç kiz muhtesem, levent endamiyla yükseliyor, solda minimini, kambur büyük nine duruyordu. Disariya bakiyorlardi. Bütün tabiat gözleri kamastiran tatli, sicak bir aydinlikta parliyordu. Denize günes aksetmis, onu baska elemlere akip giden ebedi, nihayetsiz bir gümüs nehrine benzetmisti. Agaçlarin ufak, koyu yesil yapraklari hazdan, hayattan titriyor, yollara beyaz çiçekler düsüyordu. Karsi sahil tirse daglari, mor korulari, beyaz yalilariyla bir serap memleketini bir peri payitahtini andiriyordu. Susuyor, bakiyorlardi. Henüz bir kelebek görmemislerdi. Çiçek tarhlari üzerinde küçük sinek kümeleri görünüyor, birden kayboluyorlardi. Tek bir marti yakin bir tehlikeden, meçhul bir seametten kaçar gibi hizla geçiyor, haykiriyordu. Nerede olduklari görülmeyen kuslar mütemadiyen ötüyorlar, civiltilari canli ve tannan bir ziya yagmuru gibi semadan yagiyor zannolunuyordu. Genç kiz birden, elini kalbine götürdü, yavas bir sesle, "Ah iste..." dedi.


Pencerenin yakınında, ağacın çiçekli dalları altında siyah bir kelebek uçuşuyordu. Gösterdi. Büyük nine korkunç ve iskelet parmagiyla,
"Fakat ben senden evvel su beyazi gördüm" diye mermer havuzun üstünde dolasan bir kelebeği gösterdi.


Genç kiz son bir cebirle ona da bakti:


"Ah büyük ninecigim, iyi göremiyorsunuz" dedi, "o beyaz degil, sari bir kelebek.."


...Anasinin ruhuna meçhul bir elem hücum etti, gözleri karardi. Bu parlak taze tabiat simdi ona meyus görünüyor, mermer havuz genç, esir bir melikenin türbesine, bahçenin tarhlari müteverrim kizlarin metruk çiçekli kabirlerine benziyordu. Geri çekildi. Yine sezlonga döndü. Büyük nine de kendisine ölümü ihtar eden bu sari, siyah kelebekli bahardan ürkmüs, yine arkasini dönmüstü. Koltugunda yusyuvarlak oturuyor, kamburunu iyice çikariyordu. Genç kiz elinden birakmadigi siyah maroken kapli kitabini açti, bu kitap simdi siyah, büyük, ölü bir kelebek gibi onun yüzünü tamamiyla örtüyordu. Okumuyor, irsi, intisali bir vehim ile kelebeklerin yalan söylemedigine; zavalli yeni neslin, simdiki Türk kadinliginin talii ancak felaket, keder, ölüm olduguna, ebediyen siyah kefeni yirtamayacagina, tesettürden kurtulamayacagina, evlerin bos, tenha duvarlari arasinda, meçhul çiçekler gibi açmadan, dogmadan ölecegine kanat getirir gibi oluyordu... Mazi, batil itikatlar o kadar kuvvetli, müthis idi ki, bütün idrake, bütün ilme, bütün fenne, bütün hakikate galebe çaliyor, tahavvül kanununun o muhayyel mazari kuvvetini esasindan kiriyordu. Düsünüyordu; fakat bu batil itikatlar, bu hasin, anut, katil mazinin ani tahakkümü yalniz Türklere, yalniz Türkiye'ye mahsus degildi. Birkaç hafta evvel Paris'te tahsilde bulunan kardesi, oturdugu evin tabldotunda perhiz münasebetiyle et, yag bulunmadigini, Paris'te aileler arasindaki Katolik deliligin, dini taassubun bir mislini Sudan'da, çöllerde, kumlu, hudutsuz yamyamlar memleketinde bile bulmak mümkün olmayacagini yaziyordu... Birden kendisi gibi baska ufuklar, baska saadetler, baska hayatlar tahayyül eden mahrum kadinlarin romancisi, büyük bir garp muharririnin sakirdine her seyin bir hududu oldugundan bahsettikten sonra: "...Lakin insanlarin behimiyetine nihayet yoktur!" dedigini hatirladi.


Pencereden, sevdigine kavusmadan ölen genç ve müteverrim bir asikin son veda busesi kadar ince, nazik bir rüzgar giriyor, taze mezarlar üzerin birakilmis taze çelenk kokulari getiriyor, odanin gölgelerinde görünmez, matemli hayaller dalgalaniyordu...


Büyük ninenin gözleri kapaniyordu. Bu mesum tefeülün ihtiyar dimaginda husule getirdigi yorgunluk on bir uyku ilaci gibi tesir etmisti. Genç kiz... Genç, esmer kiz gözlerini kitaba dikmis, okumuyor, kitabi tutan zambak ellerini asi, anarsist gögsüne bastirarak, içinden dudaklarina yükselen kalbi ihtilali, bu sedit, sebepsiz hirçinligi tutmaya çalisiyordu. Odanin uyutucu gölgeli sükununda sanki bu iki vücut eski, yeni Türk kadinliginin meyus, teselli kabul etmez iki timsali idi. Biri, bir asir evvelki neslin son numunesini, hayattan ziyade ölüme, nisyana ait bir hatirasi... digeri, bugünün bir asirlik mecburi tagayyürün narin, tatmin olunmaz bir çiçegi idi. Netice itibariyle ikisinin de talihi bu kapali tenha oda, bu muhtesem, süslü mezar idi. Pencerenin yakinlarina gelen kus kümesi, bazen sedit bir civilti, aydinlik bir gürültü kopariyor, sonra susuyordu. Büyük nine uyudu. Artik hafif, kuvvetsiz bir ihtizar hiriltisi ile horluyordu. Torununun torunu, genç kiz, güzel kiz, esmer kiz hala hiçkirigini zaptediyor, donmus gibi, sezlonguna uzanmis duruyordu. Genis pencereden intizamsiz fasilalarla giren kokulu, çiçekli bahar rüzgarinin cereyani ansizin deminden gördükleri siyah kelebegi getirdi! Bu siyah kelebek parlak, muhtesem tabiatin, çiçekli, müsfik baharin cennetinde, cehennemin zulmet, cehalet müvekkilinin siyah ruhunu andiriyordu. Simdi bu siyah ruh çimen, çiçek kokulariyla gelmis, su genis pencerenin önünde çirpiniyordu. Içerdeki, müstebit muhitin, hain mazinin, zalim itikatlarin dogmadan katlettigi bu canli ölüleri, onlarin müebbet sükununu seyrederek mahzuz, mütelezziz oluyor, nerede olduklari belli olmayan kuslar, insafsiz ve yakici bir hücuma ugramislar gibi ansizin bütün kuvvetleriyle civildamaya basliyor, bütün tabiati istila eden sedit, feci civiltilarla aci aci feryat ediyorlardi.

 

(Genç Kalemler dergisi, c:II, 1326/1911, sayi: 26)

« Önceki :: Sonraki »